15 Mayıs 2022 Pazar

Nedir Bu Forum...

İnternette arama motorlarına (Örneğin Google) “Forum” yazdığınızda karşınıza şu seçenekler çıkar..!

Forum İstanbul, Forum Ankara, Forum Mersin, Forum Kayseri, Forum Gaziantep…

Nedir bu Forum..? Alışveriş Merkezi mi..? Yoksa..?


" Forum, Roma İmparatorluğu döneminde, Roma’da ve diğer kentlerde, yurttaşların, kamu işlerini konuşmak için toplandıkları alandır.

Roma vatandaşlarını yakından ilgilendiren bir konuda konuşmacıların ve katılımcıların söz alarak tartışmaya aktif olarak dahil olduğu tartışma türlerinden biridir.

Forumda bir başkan bulunur. Başkan foruma başlamadan önce forumu nasıl yöneteceğini anlatır. Sonrasında konuşmacılara sırasıyla söz hakkı verir. Ardından katılımcılara da söz hakkı verir. Katılımcılar ve konuşmacılar forumun kurallarına uymak zorundadır. Başkan en sonunda genel bir özetleme yapar. Ancak kendi görüşlerini yansıtmaz."

- Yok, yok... Bu da olamaz...

İyi de o zaman nedir peki bu adına Forum denen illet..?

Biraz daha sabır. Yakında adına Forum denen şeyin ne olduğunu anlayacaksınız...

Forum denen şeyin ne olduğunu kısa bir zaman sonra çok net olarak okuyacaksınız.

Az daha sabır...

13 Şubat 2022 Pazar

Hacivat ile Karagöz..

    İnsan ilginç bir canlıdır. Yaşamında karşılaştığı herhangi bir olay sonrasında hemen durum değerlendirmesi yapar ve geçmiş deneyimlerinden hareketle ortaya çıkan konuyu kendince düşünür ve bir sonuca varmaya çalışır.

- Buna benzer bir durumu daha önceden yaşamış mıydım..?


    Eğer benzer bir durum ya da yaklaşım olarak eşleşen durumlar olduğunda o dönem aldığı tavrı yeniden yaşar ve yaşanan sonucun getirdiği olumlu, olumsuz durumu şu an yaşadığıyla kıyaslar. Deneyimleri ile yaşadığı durumun getirdiklerini birbiriyle kıyaslar ortaya çıkan yeni sonuç gereği tavrını alır. Bazıları bu durumu tecrübe, bazıları ise yaşanmışlıktan gelen deneyim olarak tanımlar. Ortaya çıkan sonuç aslında ne olursa olsun yaşanmış bir durumun günümüze uyarlanması ve ortaya çıkacak yeni sonucun kişiye kazandıracağı deneyimin kendi hanesine yeni bir artı veya eksi olarak kaydedilmesidir. Yeni artılar bize gurur, eksiler ise sonraki yaşamımız için bazı şeyleri yeniden düşünme ve gözden geçirme şansını yaratır.

- Ben bunu daha öncesinde yaşamıştım..!


    dedirten durumlar aslında yaşamımızda bizim çeşitli dönemler karşılaştığımız ve o an geldiğinde ise hafif bir tebessümle karşıladığımız şey aslında geçmiş dönemde yaşadığımıza kısa bir bakış açımızdır. Benim de bu tür anlarım yaşamım süresince sıklıkla karşılaştığım bir durumdur.

Bazı dönem;

- Yine mi..? Yahu bu ne zaman son bulacak..?

    dediğim anların sıklaştığını hissettiğim bir gün çocukluğumda yaşadığım bir dönem gözlerimin önüne geldi. Aslında çocukluğumu çok sık hatırlamam ama neredeyse birebir örtüşen bu durumun oluşmasından sonra bir anda sanki çocukluğuma ışınlandım.
   

Üç katlı bir evin altında, arka bahçedeki dar bir kapıdan üç basamak inilerek girilen bir kömürlük... Sanki loş bir ortam olması için özel olarak tasarlanmış, duvarlarında bulunan örümcek ağlarına aldırmadan ortamın bize getirdiği gizemi mahallemizdeki arkadaşlarla paylaştığımız ve yakınımızdaki bakkaldan aldığımız mumlarla aydınlattığımız, gerdiğimiz beyaz perdenin arkasından sopaların ucuna takılmış ve kartondan yapılmış genellikle iki kişiden oluşan ekibin birinin teneke bir kutuyu çaldığı, diğerinin ise oynattığı karakterlerin sesini benzeştirdiği, en önemlisi de perdenin arkasında mahallenin çocuklarının oluşan duruma ve anlatılanlara katıla katıla güldüğü.....

Hacivat ile Karagöz... Dünyaca ünlü gölge oyunumuz...

    Bu iki hayal kahramanı o dönem bizim neredeyse önemli bir eğlence kaynağımız olmuştu. Mahallede bulunan ve yaşıtım olan çocuklarla birlikte kendimizce bir eğlence yaratmıştık. Televizyonun haftada 3 gün yayın yapıyor olması bir yana kendimizin yaptığı bu beceri bize gurur veriyordu. Kendi oyuncağımızı önce kendimiz yapar, sonra da onunla oynardık. Televizyonu o gelmeden önce aslında biz keşfetmiştik.

Hacivat ile Karagöz'ü sanırım tanımayan yoktur. Aslında bir söylenceye göre:

    Olay Sultan Orhan döneminde (1324-1362) Ulucami’nin inşaatı sırasında Bursa’da geçer. Cami inşaatında çalışan demirci ustası Kambur Báli Çelebi (Karagöz) ile duvarcı ustası Halil Hacı İvad (Hacivat) arasında geçen nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işi gücü bırakıp onların etrafında toplanır, bu yüzden de inşaat yavaş ilerler ve neredeyse durma noktasına gelir.

    Bu durumu öğrenen Sultan Orhan çok öfkelenir ve işçileri kasıtlı olarak çalıştırmadıklarını sanarak, onları yakalatıp öldürtür. Ama sonra bu acele kararından çok pişman olur, çok üzülür. Hükümdarın yakınlarından Şeyh Küşteri, onu avutmak ve dinmeyen gözyaşlarını dindirmek için, Hacivat ve Karagöz'ü perdede dile getirir.

    Tarih boyunca kulaktan kulağa, nesilden nesile yayılan hikaye üç aşağı beş yukarı budur. Aslında Hacivat ile Karagöz'ün nasıl yaşadıkları ve sonlarının ne şekilde olduğu birincil dereceden önemli değildir. Burada önemli olan bizim onlara ne tür bir karakter yüklediğimizdir.

Bir bakış açısına göre;
  
HACİVAT :
Hacivat Çelebi tam anlamıyla bir düzen adamıdır. Yeri geldiğini hissettiğinde nabza göre şerbet vermesini iyi bilir. Kişisel çıkarlarını ön planda tutar. Biraz mektep medrese görmüş olması nedeniyle orada öğrendiği yabancı kelimeleri kullanmaktan büyük zevk duyar. Herkesi tanır ve onların işlerine aracılık yapar. Alın teriyle çalışıp kazanmaktan çok başkalarının üzerinden ve özellikle de Karagöz'e bulduğu işlerden komisyon almakta üzerine yoktur. Sözün özü Hacivat Çelebi aslında paragöz üç kağıtçı düzenbazın biridir.

KARAGÖZ : Sıradan bir halk adamıdır. Doğrudur, dürüsttür ama kabadır. Hacivat'ın sözlerinin çoğunu anlamaz ya da anlamamazlıktan gelir ya da lafı başka yere çeker. En önemlisi de onun kullandığı yabancı sözcüklerle dalga geçer. Türk diline yerleşmiş bu yabancı sözcükler konuşma arasında yama gibi durduğu için onları kabul etmez. Hot zot bir tip olarak görülebilir ama dobra bir kişiliği vardır. Patavatsız yapısı nedeniyle sık sık zorda kalsa da bir yolunu bulup işin içinden sıyrılmayı başarır. Velhasıl kelam, Hacivat anadolu insanını yansıtan ve onun ağzından konuşan, onun gibi yaşayan bildiğinden ise hiç bir zaman şaşmayan, düzen, oyun, sahte davranış nedir bilmeyen bir kişiliğe sahip halk adamıdır.

    Yaşamımızın eğlenceli bir dönemiydi. Çocukluğumuzun getirdiği bilinç ve düşünce yapısıyla biz de kendi Hacivat ve Karagöz'ümüzü yaratmıştık. O dönemin olanaklarının elverdiği ölçüde gönlümüzce eğleniyor, birbirimize nüktedanlık yapıyorduk. Dönem geçti bizler büyüdük. Ama hiç bir zaman içimizdeki çocuğu öldürmeden yaşamımızın sonraki evrelerinde kendimizce gülme ve güldürme, düşünme ve düşündürme görevini gönüllü olarak üstlendik.

    Çocukluğumuzun birebir etkileşimli, etken ve canlı iletişimini sonraki bir dönemde aslında Amerika'daki iki üniversitenin önceleri birbirleriyle bilgi yumağı olma düşüncesiyle başlattıkları ama sonrasında bütün dünyayı ağ olarak saran ve adına İnternet denen bir yapıyı keşfetmemiz ve bu yapının bir yerinden de olsa olaya dahil olmamız, içerisinde yaşamamız, öğrenmemiz ve en önemlisi de öğrendiklerimizi bizden sonraki nesillere taşımak için yine yeni bir görevi bilinçli olarak üstlenmemizle birlikte aslında bazı kişilerin sanal ( gerçek yaşamla herhangi bir ilişkisi olmayan ) bizim ise yaşadığımız deneyimlerden hareketle gerçeğin bir şekilde bu alanda da oluştuğunu görmemiz kişilerin kişiliklerini öyle ya da böyle bir şekilde yansıttıkları bu yapının aslında insan yaşamında artık öyle ya da böyle bir yerinin olduğunu görmemizle birlikte bu yapının içerisinde bulunan bazı kişilerin de Hacivat ve Karagöz'ün kişilikleriyle o derece benzerlikler göstermesine nedense hiç şaşırmadık.

    Ne demiştik;

    Hacivat düzen adamıdır. Menfaatçi, düzenbaz ve üç kağıtçıdır. Kişisel çıkarı için söylemeyeceği yalan, döndürmeyeceği dolap yoktur. Bu tür bir kişiliğe sahip olması onun doğal davranışıdır. Yaptıklarını düşünmez, değerlendirmez ve öncesinden ders çıkarmaz. Söylediklerini tartmaz, attığı yalanların ortaya çıkacağını düşünmez. O anki çıkarı için her tür düzenbazlığı yapmaya aday bir kişiliğe sahip olduğunu her fırsatta gösterir. Sözüne güvenilmez, gittiği yoldan gidilmez.

    Karagöz ise bunun tam tersidir. Biraz kabadır, sözünü esirgemez. Damdan düşer gibi konuşur, lafının ayarı yoktur. Cahil gibi durur, bilmediği yoktur. Doğrudur, dürüsttür ve en önemlisi halden anlar. Kazık atmaz. Yalan, dolan nedir bilmez. Hak aşığıdır, bildiği yoldan şaşmaz. Dışardan bakıldığında kaba bir kişilik yansıtır ama özünde yufka gibi bir yüreği vardır.

    İnternet ortamının Hacivatları da Karagözleri de bizim onlara biçtiğimiz rollerle vardır. Ortaya çıkan karakterlerin kendilerini sanal ve banal sanmaları nasıl koskoca bir yalansa, söyledikleri sözlerle önce kendilerini sonrasında ise çevresindekileri yalancı konumuna sokmaları da o derece doğaldır. İnsan önce kendi söylediğine kendisi inanmalı sözü burada tam olarak anlamını bulmaktadır. Arkasına saklandıkları nickname ( siz ona artık ne derseniz deyin. İster sahte isim, ister bilmemne ) ile yazdıkları yazıların ve savundukları düşüncelerin aslında koskoca bir hayal olduğunu ne yazık ki kendileri bile bilmezler.

    Bilgisayar kullanmaya başladığım 90'lı yıllarda karşılaştığım ilk virüs sonrasında hem kendime hem de bu virüsü hazırlayan kişiye çok kızmıştım.

- Sahtekar, namussuz, ahlaksız zibidi...

    diye haykırdığımı ve bilgisayara virüs bulaştırmanın insanların emeğinin bir anda yok olmasına yol açtığını ve bu duruma neden olan kişilerin ise hem kendisine, hem de karşısındaki kişilerin emeğine saygısız, düzenbaz ve ahlaksız kişi / kişiler olduğuna en azından kendimi o an rahatlatmak ve karışan durumu düzeltmek için moral kaynağı olarak kullanmıştım.

    Aynı şekilde daha sonraları internet ortamında oluşan bir başka durum karşısında da aynı tavrı izledim. Kendilerine " Hacker " denen kişilerin emek sonucu ortaya çıkartılmış bir yapıyı kişisel keyfiyeti doğrultusunda yok etmesinin ya da o yapıyı kullanılamayacak duruma getirerek  zarar vermesinin hiç bir haklı yanının olmadığını düşünürüm. Bu tür bir çaba içerisinde olan kişileri gerekçesi ne olursa olsun hiç bir zaman hoş karşılamam. Ortaya her ne şekilde olursa olsun çıkartılmış bir yapıyı her ne düşünce için olursa olsun ortadan kaldırmaya yönelik düşünceye sahip kişiler enerjilerini bu tür gereksiz şeylere harcayacakları yerde, anlamı ve yararı olan şeylere yorsalar bence hem insanlık için hem de kendileri için iyi çalışmalar üretebilirler. Bunu yapmak yerine ortada duran ve her ne olursa olsun bir şekilde ayakta duran bir yapıya yönelik bu tür bir çaba içerisine girmek anlamsız, yararsız hatta tümüyle boş bir çabadır.

    Yaşamımız Hacivatların ve Karagözlerin kendilerini beyaz bir perde arkasına gizledikleri, gerçek duruş, davranış ve kişiliklerini ortaya sermek yerine yalanların, dolanların ve düzenbazlıkların kol gezdiği bir gösterinin malzemesi olmaya aday kişiliklerini sergiledikleri bir orta oyunu olmamalıdır.

- Kişilikli insan her şart ve durum karşısında,
- Kişisel çıkarlarının bozulduğunu veya ortaya çıkan durumun kendi istediği yönden saptığını hissettiğinde,
- Hoşuna gitmeyen bir yapının, ortadan kaldırılmasını isteyecek kadar kişisel bencilliklerinin ve hırsının kurbanı olmamayı,
- Ortaya çıkan herhangi bir durum sonrasında sahip olduğu düşünceyi savunmak yerine basit davranış biçimlerine başvurmamayı,
- Karşılaştığı her sorunu geçiştirme, üzerini örtme, yokmuş gibi sayma türünden davranışlar göstermek yerine varsa eğer sahip olduğu dik duruşuyla konuya kendince açıklık getirmek adına kendi bakış açısını ortaya sürmeyi,

    Ve... insanların içerisinde birebir bulundukları yaşam için güzel şeyler yapmalarının aslolan temel davranış biçimi olduğunu, kişilikli, dürüst, yalansız ve namuslu bir yaklaşım biçiminin insanı oluşturan temel erdemler olduğunu hiç bir zaman aklından çıkarmamalıdır.

    Hacivat ve Karagöz yaşamı oluşturan ilişki ve çelişkilerin ortaya serildiği, toplumu oluşturan unsurların kişisel karakter tahlillerinin yapılabilmesine farklı bakış açısı sunan güzel bir örneklemedir. Kişilik tahlili yapmaya kendisini aday gören herkesin Hacivat ve Karagöz tiplemesini bir kez daha izlemesini ve yaşamın gölge oyununda bile ne kadar gerçek olduğunu kavramasını diliyorum.

    Saygılar...



22 Aralık 2021 Çarşamba

Güneye Giderken...

    Geçen yıl bir türlü gidemediğimiz tatili bu yıl gerçekleştirme kararını kendi aramızda aldığımızda içimizi mutlu bir heyecan sardı. Eee dile kolay bir yıl sürekli çalışıp koşturduktan sonra bizim de tatil yapmak hakkımız diye düşünmedim desem yalan söylemiş olurum.

Tatile gidilecek tamam da ilgili tatilin havasına girmenin bir de hazırlık süreci var. Efendim tatil giysilerini almaktan tutun da tatilde yapılacak aktiviteler için uygun malzemelerin satın alımına kadar bir ton iş. Haftalar öncesinden başlayan Cumartesi, Pazar koşturmalarında gördüğüm en ilginç durum insanın içerisinde bulunduğu sosyal durumun düşüncelerini ne şekilde etkilediğinin yaşama olan yansımasıydı.
 

Gidilecek yerde masa tenisi ve tenis kortunun olması bu etkinlikten yararlanmak için edinilecek malzemelerin temini gibi sorunlar önümüzde bilmece gibi duruyordu. Tenis raketi alacaksınız, tenis topu alacaksınız, masa tenisi raketinin ardiyede hala sağlam bir şekilde durup durmadığını kontrol edeceksiniz;

- Yahu nerede benim bu masa tenisi raketi ve topları..?
- Ne bileyim ben. Sen kaldırdın sen biliyorsun...
- Ohooo üzerinden 1 yıl geçmiş nereden bileyim nereye kaldırdığımı. Yahu ben bu evde ne zaman aradığımı aradığım yerde bulucam..?
- ..!

    Aile içerisinde bu tür hoş sohbetlerin bu ve buna benzer durumlarda yaşandığını düşündüğümüzde sanırım bu tür konuşmaların hemen her ailede olduğu gerçeğinden hareketle etrafın araştırılması, mayoların kontrolü, yok olmadı yenilerinin alınması için listenin hazırlanması, listeye hesapta olmayan yeni alımların eklenmesi,

- Baba ben de mayo istiyorum...

    sözleri ve malum alışveriş listesinin kabarması...

    Tatile gitmek bu anlamda epey bir ön hazırlık ve yorucu koşturma gerektiriyor. Aklı başında olanlara önermem. Söylemedi demeyin... Şaka bir yana iki yıl önce gittiğimiz kamptan epey memnun kalmıştık. Bu yıl da aynı yere gidecek olmamız bizi oldukça memnun etti.

- Bu tenis raketinin fiyatı nedir..? Neee..? Ben bu fiyata araba alırım bee...

    Efendim bilmemne marka tenis raketiymiş de yok bu raketle bilmem kim falanca açık tenis turnuvasında şampiyon olmuş da estek köstek... Kalsın kardeşim almam, şampiyon da olmam. Neredeyse tatil parasına tenis raketi ve giysileri. Bir de ayakkabısı var bu meretin. Tabanı özelmiş. Her tarafı özel olsa ne olur kardeşim giyeceğimiz önünde sonunda toplam bir haftada kaç kez..? Kalsın ben o paraya kamp ücretini öderim yediklerim de yanına kalır.

    Lüksümüz yok, ihtiyacımız çok sloganından hareketle bir kaç tekstil ürünüyle tatil öncesi alışverişi bağladıktan sonra sıra yola koyulmaya gelmişti. Sağolsun bacanağın kampından yararlanmak bize oldukça yararlı olacak.

- Aslan bacanak...

    Hep birlikte sabah erkenden yola koyulduk. Önümüzde 4 saat yolumuz var. Öğlen sıcağını kalıp bir de arabanın içerisinde kavrulmak var. Gerçi klima var ama yine de sıcak zaman geliyor klima falan dinlemiyor.

    Ne zaman tatile çıksam aklıma hemen Bulutsuzluk Özlemi grubunun bir parçası gelir. " Güneye giderken " Grubun solisti Nejat Yavaşoğulları bir tatil yolculuğu sırasında gördüklerini müzik parçası yapmış, oldukça da güzel olmuş.

...Küçük bir çocuk yeni uyanmış gözleri mahmur,
Muavin de çocuktu ama uykusuzdu,
Bağarırken soldan güneş yükseliyordu,
Güneye giderken.
Bağarırken soldan güneş yükseliyordu,
Güneye giderken...


    Aslında biz o kadar güneye gitmedik onun için soldan yükselen güneşi yola çıktığımızda neredeyse tepemizde bulduk. Otobüsle gitmediğimiz için de muavinle karşılaşmadık. Otomobille yolculuk işte böyle tuhaf bir olgu. Ne şöför var ne de muavin. Durum böyle olunca da yukardaki gibi bir parçayı hiç bir zaman yapamayız. Adam otobüse binmiş görmüş, sözünü yazmış, güftesini yapmış sonra da çıkmış söylemiş. Biz ne yapmışız Enez'in yolunu 4 saat boyunca kliması sonuna kadar açık bir otomobilin içerisinde gitmişiz. Vah benim talihsiz başım.

    Hayıflanmayı bir kenara itersek aslında hoş bir yolculuk sonrası kampın kapısından içeri girdiğimizde bambaşka bir ortama geldiğimizi hemen hissettik. Havası bile başka kardeşim. Eee ne de olsa akademik bir ortama girdik. Her taraftan hoca fışkırıyor. En tazesi Doçent ya da Doktor. Boru değil adamlar resmen hoca. Rezervasyonumuz kışın ortasında yapıldı ve kaparosu da yatırıldığı için yer bulamama;

- Efendim sizi tesisimizde ağırlamak isterdik amma ve lakin bir tek boş odamız dahi yok. Allah sizi inandırsın ben bile bahçedeki dut ağacının altında yatıyorum...


    gibi abuk subuk sözleri duyma şansımız da ne yazık ki yok. Yerimiz ayrılmış, rezervasyonumuz yapılmış bir şekilde ilgili ünitenin anahtarlarını alıp doğru klimalı ünitemizin yolunu tuttuk. Dışarıdaki sıcağı yüzümüzde hissetmemizin ardından çalıştırdığımız klimanın yaydığı serin hava bizi hemen rahatlattı. Saate baktığımızda öğlen yemeğinin geldiğini farkettik.

    Yemek saati 13:00-14:00 arası. Adı üstünde kamp. Herşey saatle...

    Amerika'da altına hücum eden insanlar gibi bir anda kendimizi kampın restaurant bölümüne hücum ederken bulduk. Birbirinden güzel ve lezzetli açık büfe yemekler.

Yaşasın tatil... 

Yemekten sonra akşam üzeri deniz, kum ve güneşin tadını çıkartmaya sıra geldiğini hissettiğimizde tatil öncesi alışverişimizde edindiğimiz cicilerimizle plajda hava atma zamanının da geldiğini içimizden bir sesin bize duyurduğunu söylememe sanırım gerek yok. Altın sarısı kumların üzerinde podyumdaki mankenler gibi yürüyerek şezlonglarımızı seçtik ve sonra fışır fışır dalgaların sahile vurduğu denizin keyfini çıkarttık.

İşte tatil bu... 

Aradan geçen birkaç gün içerisinde bir şey dikkatimi çekti. Deniz, kum, güneş, enfes yemekler, hocalarla yaptığımız hoş akademik sohbetler ammaaa bir şey eksik. Evet evet önemli bir şey eksik. Önce sağa döndüm, sonra sola baktım, tepedeki güneşi süzdüm, yerdeki kumu inceledim kesinlikle bir şey eksik. En sonunda buldum.

- Caanım Macintosh bilgisayarımı özlemiştim.


    Tuhaf fakat gerçek. Bilgisayarımı özlemiştim. Bu arada bu özlemi biraz da olsa gidermek için kampın kafeteryasında elime geçirdiğim bir bilgisayarla girdiğim sitelerdeki son durumları incelerken bu özlemim en az bir kat daha arttı.

    Yok kardeşim Pc denen ucubeyle bu iş olmuyor. Klavyesi bilmem ne, kendisi bilmem ne. Yok Q klavye ile yazmak şöyleymiş te Pc kullanmak böyleymiş. Siz gelin de onu benim küllahıma anlatın bile demedim. Sadece " Peeehhh " dediğimi hatırlıyorum. Tatilde birinci dereceden özlediğim en önemli şey Macintosh bilgisayarım. Alınmayın canım sizleri de özledim. Suratlar buruşmasın hemen. Konu bilgisayar ya o bakımdan söylüyorum bilgisayarımı özlediğimi. Şaka bir yana gerçekten Macintosh bilgisayar kullanmak bir ayrıcalık. Tatilde bunu bir kez daha anladım.

    Nasıl ki grafik tasarımcı olmak bir yaşam biçimi ise, Mac kullanmak da neredeyse bu yaşamın önemli bir parçası. Hani kokusunu özledim desem yeridir. Bu arada laf aramızda bulunduğum yerde Macintosh bilgisayarın epey reklamını da yaptım. Eh artık birileri bana önümüzdeki dönem artacak olan satışlardan pay verir mi bilemem amma akademik çevreye yaptığım tanıtımlar umarım meyvesini verir.

    Yedik, içtik, güneşlendik, yüzdük ve 1 haftalık tatilin sonuna geldik. Bu Nejat Yavaşoğulları acayip bir adam kardeşim. Her durum için bir parça yazmış. Ne diyordu bir başka parçasında;

... Yine düştük yollara, yollara, yollara.
Yine aştık dağları, dağları, dağları.
Ayağım gaz pedalında ardımda fırtına.
Dönülmez ufuklarda yollardayım...


    Evet yine yollardaydık. Ama bu sefer dönüş yolunda. Bundan sonra 1 hafta tatile çıkarsam ne olayım. Önüm arkam derken bir de bakıyorsunuz tatil bitmiş. El elde baş başta kös kös geri dönüyorsunuz. Gitmek güzel de dönmek zor geliyor insana. Allahtan bilgisayarıma kavuşmanın heyecanı içimi kaplıyor da dönüşün hüznünü biraz da olsa atlatıyorum. Tatile çıkmak güzel bir şey. Dinlenmek, gönlünce hareket etmek, yeni doğmuş ceylan yavrusu gibi hoplayıp zıplayıp bir sonraki dönem için enerji depolamak.

    Yine geldik şehri İstanbul'a. Yedi tepeli şehrimin neşesini, hüznünü, acısını, sevincini ve dahi her şeyini birebir yaşamak ve paylaşmak için...

    Yaşam işte bu kadar gerçek. Yaşam bu kadar neşeli ve bir o kadar da acımasız. Bir yandan hüzünlenip kederlenirken bir yandan neşelenmenin içinizi kapladığı ve düşmana inat bir gün daha fazla yaşamak düşüncesinin tüm benliğinizi sardığı bir yaşamın orta yerine... İstanbul'a.

    Saygılar...


21 Kasım 2021 Pazar

İnternet Ortamı ve Yazım Dilimiz 

    Son yıllarda özellikle internet ortamında çok sık olarak Türkçe'nin bozulduğu, dilimize gerekli özenin gösterilmediği konusunda kişisel veya grupsal olarak tepkilerin arttığını görüyoruz. Türk dilinin teknolojik gelişmelere uyum sağlayamadığı, teknolojik dilin ingilizce olması gerektiği üzerine bazı kişilerin başlattığı kampanyayı da bu durumun içerisine kattığımızda ortaya ne yazık ki anlamsız ve tuhaf bir durum çıkıyor. Konuya öncelikle dil nedir olarak başlamak gerekir diye düşünüyorum.

Genel anlamıyla dil, düşünce, duygu ve güdülerimizi karşımızdakilere anlatmak için kullandığımız bir araçtır. Tarihsel süreçte insanoğlu kendisine özgü bu anlaşma yöntemini düşüncelerinin yoğunlaşması ve deneyimlerinin gelişmesi sonrasında yaşamsal bir zorunluluk olarak görüp ilişkilerini zenginleştirmek için kullanmaya başlamıştır. İlk çağlarda işaretlerle anlaşan insanlar daha sonra tek sesli ünlemeler ve sonrasında ise peşisıra ekledikleri cümlelerle dillerini zenginleştirmişlerdir. İnsan için dilin olmamasını düşünmek artık olanaksızdır. Yaşamımızın her alanında kullandığımız bu araç, ilişkilerimizin  düzenlenmesinden başlar, düşüncelerimizin iletilmesine kadar uzar gider.

    Sözlü iletişim için kullandığımız bu araç tek başına bir anlam ifade etmemektedir. Bu aracın en büyük destekleyicisi olan ve düşüncelerimizi, duygularımızı ve dahi her tür birikimimizi kendimizin dışındakilere ve gelecek nesillere aktarmak için kullandığımız desteğe yani yazıya ihtiyaç duyar. Bu anlamda dil konuşma ve yazım dili olarak ikiye ayrılır. Her ikisinin bütünlüğünü doğru bir şekilde oluşturabilmek, anlatmak istediğimizi en uygun cümleleri birbiri ardına sıralayabilmek anlaşılmamızda en büyük etken olur. Sorunlarımızı çözmenin ya da çözdüğümüz sorunlarımızdan edindiğimiz deneyimleri bir başkasına aktarabilmenin en doğru yolu da budur. 

    Türk dilinin en belirgin özelliği yazıldığı gibi okunmasıdır. Hem yazıldığı gibi okunur, hem de okunduğu gibi yazılır. Dünyada bu anlamda konuya baktığımızda çok az dil bu özelliğe sahiptir. Bu özellik bize tüm diğer dillerden daha büyük bir zenginliği getirmesi gerekirken insanımızın diline gereken özeni göstermemesi nedeniyle büyük bir açmazın ortaya çıkmasına yol açar bir hale gelmiştir. Günlük yaşamdaki konuşma dilinin kişilerin yöresel etmenlerin de kendisine yüklediği (şive) anlatım ve yazım tarzını benimsemiş olması nedeniyle, olması gerekenden başka bir tarzda konuşur yada yazar olması, anlatılmak istenen imgenin farklı bir tarza bürünmesine ve anlaşılır olmaktan çıkıp anlaşılmaza doğru yönelmesine yol açmıştır.

Bu durumu örnekleyecek olursak;

    Emlakçının camına yapıştırılmış bir kağıtta "Satlik Tayre" * olarak yazılmış bir yazıyı gördüğümüzde bunun "Satılık Daire" olduğunu anlamış olmamıza karşın olması gerekenin bu olmadığını bilmemiz ve durumu düzeltmek için gülmenin yanında mevcut duruma çözüm üretmek için harekete geçmiş olmamızın bize ve bizim dışımızdaki insanlara olacak olan yararlarını da düşünmemiz gerekmektedir.

    Mevcut duruma " Ne yapalım bunu da böyle kabul edelim " türü bir yaklaşım göstermek varolan yanlışlığa kayıtsız kalmak demektir. Kayıtsız kalmak hem bize, hem de bizden sonraki insanlara ( gelecek nesile/nesillere ) kötü örnek oluşturacaktır. Ülkemizdeki bu genel duruma kayıtsız kalan insanlar, işleri gereği bulundukları ya da hobi gereği oturdukları bilgisayar - internet ortamında karşı çıkmadıkları bu duruma bir süre sonra kendileri de uyum sağlamak için çaba sarfeder hale geleceklerdir.

    Karşı çıkılmayan bu durumun aslında bizim içimizde varolan günlük yaşam alışkanlıkları olduğunu da düşündüğümüzde durumun aslında hiç de küçümsenecek bir durum olmadığı kolayca anlaşılabilir. Arkadaş ortamında konuşulan dilin günlük yaşam dili olması ve yazım geleneğimizin yüzyıllar öncesine dayanan önemsenmeme durumu nedeniyle, konuşmasını seven ama yazma sırası geldiğinde ise yazmaya üşenen hatta yazmanın kendisine zulüm olduğunu düşünen insanların kullandıkları dili kısaltma yöntemine giderek anlaşılmaz bir şekle dönüştürmesi tuhaf karşılanmamalıdır.

    Tarihsel süreçte konuşma kültürümüzün yazım kültürümüzün sürekli önünde olması ve yazılı olarak anlaşmak yerine sözlü olarak anlaşmayı ön planda tutmamız bizi sürekli konuşan ama iş yazmaya gelince bir türlü becerikli olamayan insanlar bütünlüğü şekline dönüştürmüştür. Osmanlı döneminde okuma yazma oranının ortalama %10'u bile bulmamasının en büyük nedeni de budur. Cumhuriyet dönemiyle birlikte okuma yazma seferberliği başlatılması ve yazım dilinin ön planda kullanılmasının önemsenmesi toplumumuzun bu noktadaki açlığının giderilmesi için gereken hassasiyetin gösterilmesi bizi okur yazar ve hatta kültürlü olmaya yöneltmiştir.

    Fakat son yıllarda özellikle de internet ortamında toplumumuzun tarihsel süreçten gelen bu hastalığının tekrar ortaya çıkması ve bunun bir beceri gibi gösterilir olması hiç bir şekilde kabul edilmemelidir. Kişiler arası yazılı anlaşma yönteminin belirlenmesinde temel olan kural kitap dilinin kullanılması olmalıdır. Kitap dili duru ve anlaşılır olması, şive özelliklerini içermemesi ve herkes tarafından ortak bir yaklaşımı göstermesi nedeniyle bu dil türünün yazışmalarda kullanılmasına özen gösterilmesi kişilerin sorunlarını, davranış biçimlerini ve düşüncelerini bir diğerine kısa ve net olarak anlatabilmesinin zeminini  hazırlayacaktır.

    İnternet ortamında bu yaklaşımı benimsemek ilk başlarda bize zor gelebilir. Ama sonrasında anlaşacağımız kişilerin artması ve sorunlarımızın kısa yoldan çözülebiliyor olduğunu gördüğümüzde kazançlarımızın artması için dilimize gereken özeni daha fazla gösterecek olmamızın maddi temeli oluşacaktır.

    Sonuç olarak, internet ortamının kendine özgü olumsuzluklarının başında dilimizin yanlış kullanılmasının önemli bir yer tuttuğu unutulmamalıdır. İnternet ortamında düşünce biçimi, davranış şekli ve mimiklerin görünür olmaması nedeniyle tüm özelliklerimizi yazım dili olarak ortaya koymak durumunda kalmaktayız. Bu anlamda yazdığımız her yazının ve aktarmaya çalıştığımız her düşünce ya da bilgi birikiminin anlam bütünlüğünü bozmamak için yazım dilimize gereken önemi göstermemiz bu anlamda herşeyden önemlidir.

Saygılar...

 

* Durumun ispatı için herhangi bir arama motoruna "Satlik Tayre" yazın karşınıza çıkan sonuca ister ağlayın isterseniz de gülün.

19 Ekim 2021 Salı

Kim Kimdir Oyunu...

    Adına internet denen mecra insanı her geçen gün hayrete düşürecek, gülmekten öldürecek bazı noktalarda ise kendimize yaşamsal dersler çıkartacak bir duruma gelmeye başladı. Aslında bu geliş bir süre öncesine dayanıyor. Biliyorsunuz her gelişim olumlu ya da olumsuz bir sürecin eseridir. Hiç bir gelişim bir anda, bir günde veya kısa bir süre içerisinde gerçekleşmez. Gelişimin bir oluşum süreci (ki buna olgunlaşma süreci de denir), bir dönüşüm süreci (ki buna çiçek açma dönemi de denir), sonra zengin meyvelerini sunma süreci (ki buna da ortaya çıkış ya da sonuç dönemi denir), çeşitli aşamalardan geçip karşımıza dikilir.

    Biz bu oluşum, gelişim ve dönüşüm aşamalarını gözle göremediğimiz, izleyemediğimiz için herşeyin bir anda ortaya çıktığını, bir günde oluştuğunu ve sonuçlarının ise kısa sürede alınabileceğini varsaymaya başlarız. Oysa ki, herhangi bir oluşum ve dönüşüm yaşadığı sancı sürecinin katları oranında ortaya çıkar ve sonra da yok oluşa doğru gider.

    Konuyu somuta indirgeyip örneklemek gerekirse…

    Elimize bir lale soğanını aldığımızı düşünelim, sonrasında bu soğanı mevsimi gelince (Kasım ayında) içerisinde toprak bulunan bir saksıya ekelim. Ektiğimiz bu soğana can suyunu verip mevsimine göre soğuk aylarda haftada iki ya da üç gün, sıcak aylara doğru ise gün aşırı sulayalım. Mayıs ayına geldiğimizde saksıya ektiğimiz bu laleyi kaldırdığımız bir köşede neredeyse unutmuş, topraktan yükselen yeşil saplara bir anlam verememiş olarak kendimizi bulabiliriz. Hatta evimizde yaşayan diğer insanlara eğer bu bitkiyi tanımıyorsak anlamsız sorular yöneltebiliriz.

- Bu sopayı buraya sen mi diktin..?
- Neden ben dikeyim canım, onu getiren de o saksıya özene bezene eken de sensin. Ne çabuk unuttun.
- Yapma yaaa... Peki neydi bu..?
- Laleee.
- Ne lalesi...
- ..!

    Bu tuhaf dialog sıradan bir aile yapısı içerisinde geçerken bir sabah kalktığımızda bu sopaların ucunda açmış çiçekleri gördüğümüzde ektiğimiz bu bitkinin gerçekten lale olduğunu anlarız. Bu lalenin ne lalesi olduğunun ise o saatten sonra ne bizim için ne de kendisi için herhangi bir anlamı yoktur. İşin tuhaf yanı açan bu çiçeğin hangi oluşum ve dönüşüm evrelerinden sancılı bir şekilde geçtiğini bilmeden karşımıza tüm varlığıyla çıktığında bize nasıl caka yaptığına bakıp yaşanan süreci görmezlikten geliriz. İnsanlar çoğunlukla ve yoğunlukla nedenlerle değil sonuçlarla ilgilenir.

    Sonuçtan nedene gitmenin anlamsız olduğunu, aslında izlenmesi gereken yöntemin neden sonuç ilişkisi ve sıralaması olduğunu nedense bir türlü anlamayız. Karşımıza çıkan laleden hareketle soğana doğru yaptığımız tuhaf yolculuktan ise elimize hiç bir şey geçmez. Giden zamanın ardından anlamsız bir şekilde bakmanın dışında gelişimin olumlu ve olumsuz sonuçlarını sorgulamak yerine gelinen noktanın ne olduğunu anlamaya çalışırız.

    Gelinen noktada elimizde bulduğumuz koskoca sıfırın üzerine susam serpip kendisine simit muamelesi yapıp çayın yanında bir güzel yer, bununla karnımızın doyacağını düşünür kendimizi avuturuz.

    Sanırım bu örnek konuyu aydınlatmaya yetecek ışık gücünü size yansıtmıştır. İşte adına internet denen dipsiz kuyunun içerisine taş atan yaramaz, arlanmaz veya isterseniz şuna ne dediğini anlatamaz, anlatsa da anlayan bulunmaz tiplerden oluşan ve kendilerini,

- Grafik Tasarımcıların Kurtuluş Limanı...

ilan eden ve üstelik adına Facebook denen çöplüğün içerisinde bütan gazı modunda dolaşan şahıslardan birisi bir gün sahip olduğunu sandığı zeka düzeyinin kırıntılarıyla içerisinde yıllardır sakladığı eziklik duygusunu harmanlayıp bunu utanmadan, sıkılmadan ve en önemlisi de karşı çıkılmayacağını sanarak yazdığı yazıyı bulunduğu çöplüğün yazı panolarından birine asar.

    Bir pazar sabahı içinize mis gibi kokan bahar çiçeklerinin taze aromasını çekmek, baharı neredeyse içinizde hissetmek için açtığınız camdan dışarı baktığınızda karşınızda duran bu üzerinde sineklerin uçuştuğu, leş gibi kokan çöplüğü gördüğünüzde yüzünüzün alacağı ifadenin ne olduğunu sanırım anlamışsınızdır.

    Bakın ne yazmış bu içi çürümüş zerzevat kokulu şahıs...

" Matbaacılık mesleginden geliyorum şu andada dernek kurucusu hocam ile beraberim aslında kim kimdir oyununu bu sayfada oynamak lazım ben mac ve pc. yi bazı programlarıga kullanabiliyorum o ben grafikerim diye zibidileri cebimden çıkartırım ama kendime grafiker demek bir yana dursun grafikerin noktası bile olamam bende olsa olsa mac ve pc oparetörü olur oda bazı şeylerde yardım almam kaydıyla...........................
Arkadaşlar bu grafikerlik mevzu gerçekten çok derin bir konu iyi tasarım yoksa iyi parada yok iş yok
ancak kültürü olmayan veya zayıf kültürlü toplumlarda böyle
yakında diş dr.işsiz kalacak yanındaki tekniksiyen para kazanacak
dr.lar işsiz kalacak eczacılar dr. olacak
mütahitler mimar mühendis olacak
bu dernek başarıya ulaşırsa aslında diğer meslek kuruluşlarınında geleceği kurtulacak
saygı ve sevgilerimle"


yazısında geçen kendi ismini ve kendince ustası olarak gördüğü bir diğerinin ismini çıkartarak ve yayılan iğrenç koku nedeniyle burnumu kapayarak (mandalla) alıntıladığım bu yazı bu şahsın içerisinde bulunduğu ruh halinin o alana yansımasının da güzel bir örneği oldu. Öncesinde bir çok kez söyledim şu an yine söylüyorum.

- Kimseye silah zoruyla grafik tasarımcılık yaptırılmıyor...

    Grafik tasarımcılık her ne kadar bir meslek olarak algılanıyor olsa da aslında bir yaşam biçimidir. Üzerinde inatla durulması gereken, hassasiyet gösterilmesi vazgeçilmez öncelik olan, yaşamın her alanını kendi tekeline almayı marifet bilmiş, açgözlü, ukala, kendini beğenmiş ama isteyerek yapıldığında insana formasyon kazandıran, eğiten, öğreten, yaşama farklı bir pencereden bakmasını gerektiren muzip, sevecen, şevkatli ama gururlu bireylerin kendilerine yaşam biçimi olarak benimsedikleri bir meslek dalıdır.

    Dünyanın başka hiç bir mesleğinde bu kadar olumlu ve olumsuz öğelerin bir araya toplanabileceği bir kategorik durum bulamazsınız. Tüm zıt kutuplar neredeyse birbirlerinin içerisine geçmeyi kendilerine fiziksel bir zorunluluk olarak görür ve siz eğer bu mesleğe gönül vermişseniz, benimsemişseniz bunu yadırgama gereği duymadan kabul eder ve o doğrultuda yürürsünüz.

- Bu kadar olumlu ve olumsuz ögenin birlikteliğini kıt zekalı kişilerin algılayabilmesi mümkün müdür..?

Mümkün olmadığını ve olamayacağını yukarıda verdiğim alıntı örneğinde görüyorsunuz. Bazen insanın kompleks bir yaratık mı yoksa komplekse sahip bir yaratık mı olduğunu düşünür aradaki ayrımın niteliksel sonuçlarını tahlil etmeye çalışırım.

    İşte size deneysel bir örnek kompleks olmanın bir adım ötesine geçip kompleksleriyle hareket etmenin haklı gururunu yaşamına uyarlamış bu şahıs aklı sıra kendisinin grafik tasarımcı olmadığını ve hatta olmasının bile mümkün olamayacağını belirtmesine karşın elinde tuttuğunu sandığı bir kaç programla etrafında gördüğünü sandığı kişileri,

- o, ben grafikerim diye zibidileri cebimden çıkartırım...

cebinden çıkartırmış. Hangi bakış açısı, yaklaşım biçimi ve mantık silsilesiyle bunu gerçekleştirecekse artık..? Evet bu sektörde ne yazık ki bu tür kişiler var. Bunlar ne oldukları değil ne olamadıklarının bilinçsizliğiyle ve terbiyesizliğiyle utanmadan, sıkılmadan ve arlanmadan biz grafik tasarımcılara akılları sıra çamur attıklarını sanıyorlar.

    Aslında kendisine grafik tasarımcı tanımlamasını yakıştıran kişiler bu şahsın düşüncesinde işe yaramaz zibidilermiş. Vatandaşta nasıl bir cep varsa artık onu bilemiyoruz, o da tutup bizim gibi zibidileri sahip olduğu cebinden tutup çıkartırmış. Şimdi kendisinin grafik tasarımcı olmadığını yazmış. Yazmasa da bu durum gerek yazım tarzından, gerek üslubundan, gerekse de sığ bakış açısından bırakın şaşının körün bile görebileceği bir durum. Durum böyle olunca da benim gibi hipermetrop göze sahip bir kişinin bunu görememesi düşünülemez. O zaman peki bu şahsın bizce veya sizce sıkıntısı ne olabilir. Şahıs onu da yazmış. Hayret edilecek bir durum ama yazabilmiş. Yazısındaki imla ve redaksiyon hatalarını görmezden gelebilirsek ne yazdığını daha iyi görebiliriz.

    Gelişkin zekasıyla bir bakışta grafikerlik mevzuunun derin bir konu olduğunu algılayabilmiş. Kendisini bu anlamda onore etmek için ilk fırsatta bir demet lale ile ödüllendirmek sanırım en doğru ve en nazik yaklaşım olur. Konuyu kendince betimlediği ve anlamının ne olduğunu araştırma gereği bile duymadan çevresindeki kişilerden duyduğu gerçek tanımlamayı dikkate bile almadan adını grafikerlik olarak koyduğu ve kendisinin uzağından bile geçmediğini yine kendi yazısıyla belirttiği bu şahıs konuyu dallandırmaktan da geri kalmıyor. Aklı sıra ustası ilan ettiği cühelanın saptırma ve çarpıtmaya yönelik demagojisini noktasına virgülüne dokunmadan aynen benimsiyor. Konuyu grafik tasarımcının kişisel yetkinliğinden sıyırıp kendince kısaltmasını yaptığı yazım tarzıyla stenografları bile kıskandıracak bir yazım tarzıyla kahinliğe soyunuyor.

- yakında diş dr.işsiz kalacak yanındaki tekniksiyen para kazanacak. dr.lar işsiz kalacak eczacılar dr. olacak
   

Bilinmez gelecekten haber veren kahin modunda yazıp ondan sonra da aslında bu işlerden anlamam ama hepinizi de cebimden lamba cini gibi çıkartırım bilmiş olun edasına bürünüyor. Belki hatırlayanlarınız vardır. Eskiden köylerde yaşayan insanların genel mal ve malzeme ihtiyaçlarını karşılamak için köyden köye gezen atına veya katırına yüklediği malları satan ve aynı zamanda şehirde, geldiği kasabada veya köyde neler olduğunun haberlerini gittiği köylere ulaştıran çerçiler vardı. Adına televizyon, radyo, gazete denen basın ve yayın organlarının adının bile bilinmediği o dönemlerde bu kişiler aynı zamanda hem televizyon hem radyo, hem de gazete görevi üstlenirlerdi.  Gittikleri her köyde batıl inançların, hurafelerin, felaket tellallığını yapar bu sayede kazançlarına yeni gelirler eklerlerdi. Gittikleri köylerde eğer bekledikleri satışı yapamazlarsa köyün meydanında oturdukları katırlarının sırtından halka seslenir, onları safsatayla, mugalatayla mallarını almaya ikna etmeye çalışırlardı.

- Eyyy, Sarıkavak köylüleri... Yakında beni de bu yüzüne bakmadığınız malları da bulamayacaksınız. Kızılca kıyamet yaklaşıyor. Geçenlerde gittiğim bir köyde iki kafalı bir çocuğun doğdunu gördüm. Başaksız tarlalardan, kurumuş derelerden geçtim. Kuzuların kurtlarla, insanların yılanlarla dolaştığı yerlerden geçtim. Bunlar kıtlık ve kıyamet alametleridir. Buna razı olmayan yakında bunu da bulamaz...

    Kapalı toplumların en büyük hastalığı etrafında olup bitenden haberdar olmamasıdır. Köy yerinde gidenin olmadığı gelenin çerçi olduğu bir dönemde insanlar bir şekilde sahip oldukları hurafelerin ve batıl inançların bir süre sonra esiri olurlar. İnsanların içerisine düştüğü bu olumsuz durumu ve çaresizliği kendi kişisel çıkarı için kullanmaktan çekinmeyen ve her nedense bindiği katırın da doğal gelişime aykırı olduğunun hesabını yapamayan bizim cin fikirli çerçimiz yaptığı tellallığın semeresini küfelerinde taşıdığı malları satarak alır. Cebine koyduğu paraları veya takasa girdiği malları yüklenip felaket tellallığı yapacağı bir başka köyün yolunu tutar.

    Hayatın cilvesi mi desek yoksa geçit vermez dağların sarp kayaları mı desek her neyse yoluna bir şekilde koyulan bizim düzenbaz çerçi bindiği katırın kendisiyle inatlaşması sonrasında kendisini sert bir kayanın üzerine sırtüstü düşmüş olarak bulur. Katırın kendisini üzerinden atması sonrasında neye uğradığını şaşıran bizim katırdan düşmüş düzenbaz çerçimiz sert kayaya çarpınca hanyanın ne, konyanın da nerede olduğunu birden anlar.

    Yaşam karşılaşmak istemediğimiz gerçekleri bir şekilde yüzümüze hiç çekince duymadan vurur. İnsan olarak bizim görevimiz bu gerçeklerin nedenlerini doğru bir yaklaşım tarzıyla sorgulayabilme becerisine sahip olmaktır. Kendisini grafik tasarımcı olarak görmekten uzak bu ve buna benzer şahıslar ne anlama geldiğini, hangi düşüncelerin sahibi olduğunu, hangi bilgi birikimi ve becerileri kendisinde topladığını bilmediği ve yaşamın bu alanında çalışmasını yürüten grafik tasarımcıların basit ayrıntıların yanında karmaşık kompleks ilişkilerin de üstesinden gelebilecek beceriye sahip olduklarını algılayamazlar. Kurtuluşun sanal soytarılık ortamlarında değil yaşamın içerisinde yüzyüze sürdürülen ilişkiler bütünlüğü olduğunu, sorunların ve onlara dair çözümlerin yine yaşamın kendisinden çıkacağını ise bu gün anlayamadıkları gibi yarın da anlayamayacaklardır.

    Gerçek yaşamın onurlu bir bireyi olmak yerine sanal alemin düzenbaz çerçisi olmayı kendisine hedef seçen bu ve bunun gibi kişilerin oluşturacaklarını sandıkları tüm organizasyon biçimleri daha doğmadan ölmeye mahkumdur. Birlik, dayanışma ve yardımlaşma ruhunun ve bilgi aktarımının yaşamın kendi içerisinden çıkacağı ve bunu gerçekleştirmek ve yaşatmak için ise zorlu bir beceri gerektiğinin farkına varamamış bu ve bununla aynı paralelde düşünen kişiler bulundukları bataklıkta vıraklayan kel kurbağalar olarak tarihe geçeceklerdir.

    Saygılar...

24 Ağustos 2021 Salı

Reklam Ajansları ve Siz...

Yaşamını grafik tasarımcı olarak sürdüren kişiler en azından bir dönem karşılaştıkları ya da duydukları şu mesleki iki tanımlamaya mutlaka dikkat kesilmişlerdir.

Çizgi üstü
--------------
Çizgi altı

    Sektörü doğrudan ilgilendiren bu iki tanımlama bizim keşfettiğimiz veya bizim insanımızın araştırıp bulduğu kelimeler değildir. Bu iki tanımlama bize yurtdışından gelmiş ve orijini ingilizce olan iki kelimenin türkçe karşılığıdır.

Above the line
-------------------
Below the line

    Reklam ajansları öncelikli olarak yurtdışında sektörel konumlanma gereği bu iki tanımlama etrafında çalışmalarını dün olduğu gibi bugün de sürdürüyorlar. Bu tanımlamalara denk düşen yapılanmaların hangi alanlarda çalışmalarını sürdüreceği konusunda yapının taşlarının oturduğu ülkelerde herhangi bir sorun yok. Sorun bizde. Sorun ülkemizde sektörün yapı taşlarının bir noktadan sonra henüz oturmadığının ve sektör içerisinde bir şekilde eskiden gelme veya sektöre yeni girmiş kişilerin bakış açıları ve davranış biçimlerinde.

    İlgili durumu abarttığım düşünülmemeli. Nedenleri ve sonuçları açık olarak kendisini gösteren ve çerçevesi uzun yıllar önce çizilmiş iki tür yapılanmayı gerek birbirinin içerisine sokup ortaya anlamsızlık salatasını süslü cam kase içerisinde sunmak, gerekse de bu konuda bilgili olmadan ilgili olmaya soyunmak ortaya bu anlamda yoruma tabi bir durum varmış izlenimi çıkartır.

    Aslında tanımsal olarak muğlak gibi duran bu durum oldukça nettir. Kendisini ajans hisseden herhangi bir yapı çizginin üzerinde mi yoksa çizginin altında mı çalışmalarını sürdürmeye aday bunu belirleyecek. İlgili yapının bunu belirlemesi olmazsa olmaz bir kural da değildir. Reklam ajansı bilgi birikimi, kadro zenginliği, karar ve hareket yeteneği çerçevesinde çalışmalarını gerek müşteri bazında gerekse de sektörel tarzda her iki noktada da kullanabilir.

    Yapısını çizgi üzeri olarak inşa etmiş bir ajans ilişkide olduğu müşterisinin istekleri doğrultusunda "Sampling aktivitesi" kapsamında çizgi altı bir kampanya da yürütebilir, işin medya boyutunu kapsayan kampanyalara da imza atabilir. Bu nokta gerek müşterinin gerekse de onun ajansının karşılıklı olarak karar vereceği ayrıntıdan başka bir şey değildir. Bu kampanyanın nasıl ve ne tür bir içerik kapsamında yürütüleceği kimseyi ilgilendirmez. 

    Burada bence önemli olan en büyük ayrıntı ortada duran pastadan pay almaya çalışanların boyundan büyük işlere kalkışıp ağızlarına yüzlerine bulaştırmalarıdır. Konuya artistik ve teknik olarak genel çerçevede bakarsak reklam ajanslarının birincil görevi üretilen mal ve hizmetin makul abartma mantığı ve düzeyi kullanılarak farklı markalara sahip benzerlerinden kalite ve fiyat bazında yazılı ve görsel temalarla bezenerek tanıtılmasıdır. Bu anlamda ilgili durumu simgesel (metin) ve görsel (fotoğraf, illustrasyon vb.) olarak ikiye ayırıp bunlardan hangisinin öncelikli olduğu üzerine ahkam kesmek hem anlamsız hem de mantıksızdır. Konu bir bütündür. Bütünü parçalara ayırıp kurguyu birinin diğerine üstünlüğü üzerine inşa etmek kadar tuhaf bir durum olamaz.

    Farklılığı, üstünlüğü, kalitesi, bakış açısı eğer ürün hizmetse sunuluş biçimi, fiyat politikası gibi kavramları görsel olarak ( image, fotoğraf, ilüstre vb. ), metin ( slogan, tanıtıcı veya ürüne vurgu yapan yazı ) olarak yazılı ve görsel medyada sunar, müşteri kitlesi üzerinde yapacağı etki düzeyini de promosyonel unsurlarla destekler kampanyanızın başarılı olması için gerekli olan tüm unsurları kullanırsınız. Bunun ötesi müşterinin yani tüketicinin sosyo-ekonomik yapısı, kültürel birikimi, psikolojik algılamasına bağlıdır. Hedef kitle doğru seçilmişse sunulan hizmet değerini ve anlamını bulur.

    Profesyonellik budur. Bugün bu durum adına çizgi üstü denen ajansların hemen bir çoğunda sistematik olarak uygulanmaktadır. Karşılığı da ortada duran pastadan alınan paya bakıldığı zaman görülür.

- Peki sorun nerede..?

    Sorun çizginin üzerinde değil altındadır. Çizginin altı son dönemde büyük bir keşmekeş yaşıyor. Bunu aklı başında olan kimse inkar edemez. Çizginin altında kendisine yer kapmaya çalışan yapılar özellikle 2001 krizinden sonra ortaya çeşitli kavramlar sürerek çizginin daha da altlarına doğru hızla sürüklenmeye başladılar. Şu an geldikleri nokta çöplüğün tam orta yeridir. Ortaya çıkan kokunun dayanılmaz hale gelmesinde bu çizgi altı yapıların başında bulunan tüccar kılıklı elbise patronlarının payının büyük olduğunu görmek gerekir. Sektörü doğru tahlil etme becerisine sahip olanlar ilgili bu durumun geldiği noktayı çok net görüyorlar. Göremeyenler zaten görme becerisine sahip olmayanlardır ki onların bulunduğu nokta da o çöplüğün ortası, patronaj tayfasının hemen yanıdır.

    Şimdi asıl sorunun ne olduğuna yaptığımız bu giriş sonrasında bizim hangi tarafta olmamız gerektiğine gelelim. Çizginin altında mı olucaz yoksa üstünde mi..? Elbette her aklı başında grafik tasarımcı gibi çizginin üzerinde yer almak en mantıklısıdır. Diyelim ki altındayız. Ne yapmamız gerekir..? Yaşımız gençken (ben hariç) bir an önce o adı geçen çizginin üzerinde yer alan ajanslara kapağı atmamız gerekir. Çünkü çizginin altı hızla batıyor. Gemiyi ya terk edicez ya da o gemiyle birlikte biz de batıcaz. Üçüncü bir yol şu an ne yazık ki yok. Çizgi altında kokuşmuşluk ve kuralsızlık öyle bir hale geldi ki bu çirkefin içerisinde kalındığı her süre kalan kişi de kirlenir ve çizginin üzerine çıkmaktan her geçen gün uzaklaşır. İster inanın, ister inanmayın ama görünen durum bu.

    Herhangi bir grafik tasarımcının çizginin üzerine çıkabilmesinin temel koşullarının başında genel kültür düzeyini yükseltmesi gelir. Genel kural şudur.

- Kime hizmet ediyorsanız, onun kültürünü iyi bileceksiniz…

Grafik tasarımcı olmak bilmem kaç programı sular seller gibi bilmek değildir. Düzgün bir duruşunuz, nitelikli bir kültür yapınız, akışkan bir hitap yeteneğiniz, inandırıcılığınız, yeri geldiğinde marka takıntınız, içerisinde bulunduğunuz toplum yapısının üzerinde bir bakış açınız, farklılık ve etki yaratacağınız bir davranış biçiminiz mutlaka olmalı. Bunlar içerisinde bulunacağınız yapının olmazsa olmaz kurallarının başında gelir. Bunun yanında mutlaka en az bir yabancı dili (İngilizce) mutlaka orta düzeyde (okur-yazar) öğrenmiş olmalısınız. Çalıştığınız çizgi üstü ajansın ortağı olan yabancı ajansın temsilcileri ile ortak çalışma (work group) yürütmenin birincil koşulu yabancı dil bilmektir. Bunun yanında pratik zekaya, sanatsal bilgiye, tüm bunları bir pota içerisinde yoğurabilme becerisine sahip mantıksal süzgece sahip olmalısınız.

    Tüm bunların bizim insanımızın geldiği noktada oldukça zor olduğunun farkındayım. Bu özelliklere yeterince sahip değilseniz çizgi üstü (Above the line) bir reklam ajansında yaratıcı ekip içerisinde yer alamazsınız. Alan kişi yok mudur elbette vardır. Benim tanıdığım bir kaç örnek var ama bu arkadaşların o yapıya girmelerinin şekli farklı. Yıllar öncesinde bilgisayar operatörü olarak girenlerin yanında farklı nedenlerle o yapı içerisinde ikincil görevde olanları genelleştirmemek gerekir.

    Sonuç olarak, çizgi üstü olma niteliklerini bünyesinde taşıyan bir reklam ajansının başarı grafiği zirvede olan bir müşterinin ulusal veya yerel reklam kampanyasının başarısıyla değil sıfırdan aldığı herhangi bir müşteriyi sektörünün zirvesine taşımasıyla ölçülür. Bu anlamda başarısını bir çok kez göstermiş bir reklam ajansının havasını solumak her grafik tasarımcının vazgeçilmez birincil hedefi olmalıdır.

Saygılar...


7 Ağustos 2021 Cumartesi

Bilgi Narin Bir Kuştur...   

1970'li yıllardı. Lise öğrenimimizi sürdürdüğümüz o dönem okulumuzda bulunan bir hocamız hemen bütün okulun dikkatini üzerine daha geldiği ilk anda çekmeyi başarmıştı. Öğrencilere karşı gösterdiği ilgi, çaba ve eğitme noktasında harcadığı enerjiyi aklı başında olan hemen herkes görebilmişti. Okul öncesinde, ders arasında veya okul sonrasında yanına gittiğimizde bizlere yardımcı olmak, edindiği geniş bilgi birikimini hiç bir karşılık gözetmeden aktarmak konusunda cansiperhane bir çabanın içerisinde olduğu her halinden belli oluyordu. Kendisiyle öğretmenler odasında hiç çekinmeden görüşebiliyor ya da okul dışında istediğimiz her an kendisine ulaşıp kafamızda oluşan soru işaretlerine cevap bulabiliyorduk. Kendisiyle her görüşmemizde bizlere şunu sanki özel bir mesaj vermek istercesine tekrarlıyordu.

- Çocuklar, eğitim ve bilgi parayla alınıp satılacak bir şey değildir. Eğitim sevgi, bilgi  ise cesaret gerektirir...

    Bu sözü duymamın üzerinden yıllar geçmesine karşın değerli hocamızın şu anlamlı sözü ise hala bugün söylenmiş gibi aklımdadır. Her görüşmemizde kendisinin üzerine ısrarla parmak bastığını ve bunu söylerken de gözlerinin parladığını anımsıyorum.

- Bilgi narin bir kuştur, cahile her yol yokuştur.

    Bu ve buna benzer pek çok seçilmiş sözü neredeyse kendisine edebi bir hitabet tarzı olarak benimsemenin ötesinde eğitimini verdiği edebiyat dersinde bizlere dağarcığında bulunan tüm bilgiyi aktarmak için özel bir çaba göstermesine bile gerek kalmadan doğal akışında ve her öğrencinin dikkatli bir şekilde katıldığı bilgi ortamına bizi gönüllü olarak çekmesini bilirdi. Hepimiz onun öğrencisi olmaktan gurur duyardık. O da bizi eğitmekten memnun olurdu. Aslında diğer eğitimcilerimizin de sağlıklı düşüncelere sahip olduğu o yıllar, bizlerin olması gerektiği şekilde ve gönüllülük esasına dayalı, eğitimcilerimizle bütünleştiğimiz, yaşamsal bilgilerin herkesin kendi özel yaşam hanesine eklenmesinin zeminin hazırlandığı güzel yıllardı.

    Teknolojik olmasa da ( o dönemin teknolojik gelişmesi bu dönemle kıyaslanamaz bile ) yaşamsal olarak iyi bir eğitim aldığımızı düşünüyorum. Aradan yıllar geçmesine karşın o değerli hocamızın sözü yeri geldiğinde yine o ilk günkü tazeliğiyle aklıma gelir.

- Bilgi narin bir kuştur, cahile her yol yokuştur.


    Bilginin ve eğitimin olması gereken doğal aktarım yerine parayla alınır, satılır bir duruma gelmesi kadar kötü ve sıradan bir durum olamaz. Bilginin kalitesi, aktarımın ayrıntılı ve karşılıksız olmasıyla eşdeğerdir. Bilgi aktarımının birincil dereceden paraya tedavül edildiği, bilginin verilen parayla eşdeğer kılındığı ve ne kadar paran varsa o kadar bilgi sahibi olursun düşüncesinin hakim olduğu sığ düşünceli paragözlerin, altyapıya ve nitelikli bakış açısına sahip olmayan, en önemlisi de bilgi aktardığı kişiyi yolunacak kaz olarak gören bakış açısına sahip kişilerin elinde tekelleşme noktasına gelen bu tür aktarım yöntemleri ne yazık ki içerisinde bulunduğumuz sektöre de hakim oldu.

- Bilginin küpü, ocağınızın tüpüyüm...
- Bilgiyi CD'ledim. Cildini şömizledim.
- Bilgiye doyacak, elmayı soyacak, kitabımı rafınıza koyacaksınız...


    
Sığlığın denizleri kuruttuğu, bilginin kendi tekelinde olduğunu sananların bir kaşık suda fırtına koparttığı bir ortamda;

- Bilgi nedir..?
- Kültürlü olmanın temel kriterleri nelerdir..?
- Sağlıklı bir eğitim için hangi yöntemler izlenmelidir..?


araştırmaları ve sorgulamaları yapılmadan kısa günün kazancı düşüncesinin kişilerin hücrelerine kadar işlediği, köşe başında CD satan seyyar satıcı modunda bir yaklaşım izleyen bazı sözümona eğitimci zevatların tasarımcının kişisel yetersizlik durumundan yararlanma düşüncesiyle harekete geçip, yol, yöntem ve biçem bilgisinden yoksun kaptı kaçtı zihniyete sahip bir yaklaşım izleyerek sözümona bilgi ve deneyim aktarıcısı modunda tavır sergilemesi beni nedense hiç şaşırtmıyor.

    Kendisini sözümona eğitimci sanan, bilgiyi her fırsatta paraya tedavül etme düşüncesinde olan ve her şeyden önemlisi de kişilerin bilgi edinme hakkını kendi tekeline almak için elinden gelen her yolu, yöntemi çıkarı doğrultusunda yönlendirmeyi kendisine birincil amaç edinen kerameti kendinden menkul misyonsuz ve vizyonsuz tahtakale tüccarlarının bu sorumluluğun altından kalkabilmeleri mümkün değildir.

-- İnternet siteleri arasında mekik dokuyan, gittiği her sitede kendince aktardığı bilgi kırıntılarının sonuna kendi kişisel reklamını eklemeyi kendisine amaç edindiğini, 

-- Ücretsiz seminer safsatasıyla orada burada ya da bilmem kaç ilde verdiği veya verecekleri söylenen seminerlerin aslında kişisel tatmin duygusu ve  reklamın ötesine geçmeyeceğini,

-- Yanlış ve yanlı yönlendirmelerin aslında bilgi edinmeye çabalayan ve edineceği her tür bilgi için hiç çekinmeden gecesini gündüzüne katma çabasında olan iyi niyetli unsurları kişisel güdü ve reklam bombardımanına tutmanın ötesinde bir şey olmadığını,

-- Faydalı ve ücretsiz seminer diye ortaya attıkları standart ve sıradan toplantılar öncesinde kişilerin elektronik posta, işyeri bilgisi, telefon numarası türü bilgilerinin kayda alındığı formların doldurulması çabasında olanların hangi amaç için  hareket ettiğini kafası biraz çalışan herkes hemen anlar.

    Bu kişilerin asıl amacı bilgi aktarmak değil kitap ve CD satmaktır. Bilgi, onlar için amaca ulaşmada kullanılan bir araç olmanın ötesinde ne yazık ki herhangi bir anlam ifade etmemektedir. O kişilerin gözünde en yararlı bilgi, paraya bir an önce dönüştürülmeye yarayan bilgidir.

- Meyva veren ağaç taşlanır...
- Elini taşın altına sokmak...


    Kerameti cebine atacağı paradan menkul kişilerin hemen her fırsatta bu iki söze sarılmaları son dönemde çok sık karşılaştığım bir durum. Bu zevatlar karşılarına dikilen kişi, durum, olay ve konu sonrasında ceplerinde can simidi gibi hazır tuttukları bu iki sözü hemen çıkartıp ortaya atıyorlar.

    Üzerinde meyvaların dallarından sarktığı, taşlanınca bir anda hırslanıp karşılığında kendi meyvasını taş olarak atan bir ağaç türü mü var..? Yoksa meyva verdiği söylenen ağaç siz misiniz..?
Yapmayın beyler, bu sözünüzü meyva veren ağaçlar bir duyarsa (ki duyarlar), sonrasında eskaza hiç bir karşılık gözetmeksizin bizlere verdikleri meyvaları keserler ve bizler o canım meyvalardan mahrum kalırız...

    Aklı başında olan hiç bir insan elini taşın altına sokmaz. Elini taşın altına sokan kişinin kafa yapısından ve düşünce biçiminden şüphe duyarım. Adına taş denen nesne diğer tüm nesneler gibi bir araçtır. Elini kullanması gereken aracın altına sokan kişi ise amaçla aracı birbirine karıştıran beceriksiz aptalın biridir.

    Beceriksizliği kendisine beceri edinmiş, bilgiyi kendi kişisel çıkarlarının esiri yapma düşüncesinde olan yoz kişilerin kişisel tatmin duygularını gidermenin yeri bu camia değildir. Sizler, lütfen bir an önce kendinizi, meyvelerinizi, taşlarınızı alıp tırnak içinde belirttiğiniz tikilerinizle ve en önemlisi de hangi amaç için kullanacağınızı belirtmediğiniz halde topladığınız mail, adres bilgisi ve telefon nolarınızla birlikte bu camiayı terk edin.

    Ne demişti değerli hocam;

- Bilgi narin bir kuştur, cahile her yol yokuştur.

Saygılar...

1 Ağustos 2021 Pazar

Zirveye Oynamak...

Yıllar önce firmanın birisiyle Freelance bir iş için görüşme yapmıştım. Sizin de bildiğiniz gibi genelde iş görüşmeleri öncelikle insanların birbirlerini görüşecekleri bu kısa süre içerisinde mümkün olan en geniş düzeyde tanımalarına ve o an ortaya çıkan anlık davranış biçimlerini yorumlamalarına yönelik oluşan konuşma akışının spontane olarak şekillenmesine ya da konular özelinde bazı noktalara yönlenmesine yol açar. Benim bu görüşmem de aynen bu şekilde oldu. Öncelikli olarak yapılması planlanan işin yanında karşılıklı olarak istek, dilek ve düşüncelere yönelik bilgilenme ve şekillenme şeklinde gelişen konuşma her nedense bir anda işin hazırlanmasına yönelik kullanılacak programa geldi. Görüştüğüm muhterem işlerinin Indesign programınında yapılmasını ve Indesign CS5 sürümünü bu iş için tercih ettiklerini belirtti. Bu anlamda bana,

- Sanırım siz Indesign CS5 programını kullanabiliyorsunuzdur..!

şeklinde sorulan soruya benim beklenen cevabı vermek yerine şu tür bir cevaplama yoluna gitmem sanırım ne onun ne de o an toplantıda bulunan diğer kişilerin pek beklemedikleri bir cevap olacaktı.

- Bakın aslında ben hiç bir programı bilmem. Bilmek zorunda da değilim. Ben grafik tasarımcıyım. Programları developer'lar bilir, yani işleri program yazmak ve geliştirmek olan kişiler bilirler. Hatta bilmek zorundadırlar. Çünkü onların işi programcılıktır. Oysa ki benim işim grafik tasarım. Ben o an ne gerekiyorsa, durum neyi gerektiriyorsa ona göre öngörür, düşünür ve programın ilgili noktasını tasarımı oluşturmak için kullanırım o kadar.

    Bu tür bir soruyu ben sorsam ve karşılığında yazdığım şu cevabı bana birisi verse inanın ben bile o kişi hakkında bir an şüpheye düşerim. Bu genel ve doğal bir davranıştır. Hiç kimse sorulan soru karşısında beklenen cevabın verilmemesini normal bir durum olarak karşılamaz. Peki neden karşılamaz diye bir soru sorulduğunu düşünüp bu yönde kısa bir açıklama yapmak sanırım kafalarda oluşan soru işaretlerine gereken cevabın verilmesini sağlar. Aslında işin gerçeği grafik tasarımcının birincil görevi program bilmek değildir. Günümüzde neredeyse dünyanın hemen bir çok ülkesinde bilgisayar kullanılarak yapılan grafik tasarım yönteminde bile bir grafik tasarımcının bilgisayar üzerine yazılmış programları bilmesi durumu söz konusu olamaz. Onun yerine öncelikli olarak mesleğinin gerektirdiği asgari temel bilgi düzeyine sahip olması aranması gereken öncelikli durum olmalıdır.

- Ben grafik tasarımcıyım. ( Bakın grafiker'im demiyorum. Adına grafiker denen meslek formasyonunun ne anlama geldiğini bu ülkede yıllardan beri anlatmama karşın kendini bir halt sanan man kafalara bu tanımlamanın ne anlama geldiğini bir türlü anlatamadım ya da onlar anlamak istemiyorlar. )

- Yaa, emin misin..?
- Evet.
- Peki sahip olduğunuzu düşündüğünüz mesleki formasyon hakkında sizden biraz bilgi alabilir miyiz..?
- Ne gibi..?
- Sizce ideal bir tasarımda renk uyumunun kreatif çalışmanıza katkısı nedir..? Ortaya çıkardığınız tasarımda oluşturduğunuzu düşündüğünüz perspektif açısal bağlamda doğru mu ..? Sizce tasarımda denge ne kadar önemlidir..? Bu ve konuya yönelik benceri pek çok konu hakkında sizden temel ve genel bir bilgi alabilir miyiz..?
- Hassss… Şimdi ama bakın bu sorduğunuz sorular da nereden çıktı. Oysa ki ben size bakın hangi programları nasıl bildiğimi bir çırpıda anlatsam daha iyi olmaz mı..?
- Olmaz..!

    Evet, mesleki yaşamım boyunca bir şekilde iş görüşmesi yaptığım onlarca firmanın (Reklam ajansı, Firmalar vb.) hiç birinde bu veya buna benzer hiç bir soruyla karşılaşmadım. Bana sorulan birinci soru ise ilgili programları bilip bilmediğimdi. Ben de sorulan bu sorulara beklenen o bilindik cevabı teklemeden ve beklemeden, kendinden emin bir edayla verdim.

- Sular, seller gibi…


    Tabiki bu işin latifesi neyi ne kadar bildiğimi ve hatta bilmediklerimin ne olduğunu da çekinmeden herkese her zaman anlatırım. Ama artık bu saatten sonra bana program bilgimin ne düzeyde olduğunun sorulması kadar sıkıcı ve hatta bıtkınlık verici bir durumla karşılaşmadığımı da söylemeliyim. Vatandaş sahip olduğu bilgisizliğinin ortaya çıkmaması için kendisiyle görüşmeye gelen kişiye klasik beylik sorusunu soruyor.

- Photoshop biliyorsunuz değil mi..?
- Bilmez olurmuyum abicim hem de kralını bilirim de oradan bakınca genelde göstermem. Otursam kitabını yazarım şerefsizim ama zamanım yok. Valla adına photoshop denen programı aslında ben yazacaktım ki görsünler bak program nasıl yazılırmış.
- Hımm. Anladığım kadarıyla siz adına photoshop denen programı bilmiyorsunuz. Aslında ben de bilmiyorum ama gelin görün ki onu bilmek benim işim değil ama sizin işiniz.

    Bunu kim söylüyor..? İşveren. Peki sizce neden söylüyor..? Cahilliğinden. Biraz akıllı olsa, biraz zeki olsa bu tür bir sorunun sorulmaması gerektiğini ve bir şekilde kendi bünyesinde görevlendireceği kişinin de akıllı ve zeki olması gerektiğini bilse bu tür saçma sorgulamalar yerine asgari genel bilgi düzeyinden tutun da entelektüel bazda karşısındaki kişiye yönelik zekice kurgulanmış soruların sorulması noktasında hareket eder ki bu da en azından adına grafik tasarımcı denen kişinin program bilgisinden daha önemli bilgi düzeylerine sahip olmasının birinci önceliği olduğuna yönelik bir durumun varlığını ortaya çıkarmış olur.

- En son okuduğunuz kitap. Son bir ay içerisinde gittiğiniz resim sergisi, tiyatro, sinema. Mesleğiniz dışında sahip olduğunuz el becerileri ( Resim, heykel, plastik sanatlar, örgü, iğne oyası, şiş, kanaviçe vb. ), fotoğrafçılığa ilginiz var mı, Ara Güler üstadın tarzı harkında ne düşünüyorsunuz, resimli roman okur musunuz. Kübik resim sizde ne tür bir duygu uyandırıyor, yoksa Osman Hamdi Tanpınar tarzı resimler size daha mı yakın. Muhteremin önemli bir eseri var ki onu ben de çok beğenirim " Kaplumbağa Terbiyecisi ". Ya siz..?

    Bu tür sorular sorun canımı yiyin. Ama yok kardeşim. Varsa yoksa hangi programdan anlarsın gibi basit, sığ hatta iğrenç sorulardan oluşan klasik bir demet. Sorular bu türden olunca bu sorulara kendisini muhatap hisseden kişiler de bir süre sonra olayın doğal olmayan akışına kapılıp kendilerini ilgili sığ çerçevenin içerisine hapsedip, oluşan bu kısırdöngünün önemli bir parçası olmaya soyunuyorlar. Bu mantıksızlık sınırlarına yalnız kendileri dahil olsalar bir yere kadar belki kabellenilebilir bir durum oluşturabilirler ama iş bu kadarla kalmayıp iflah olmaz bir salgın düzeyine erişince aklı başında olan kişiler de bu duruma ister istemez tepki gösterir duruma gelme ihtiyacı duymaya başlıyorlar. Gelinen noktada oluşan tepkinin o tür kişilerce algılanması ise hiç bir zaman mümkün olmuyor. Bunu anlayabilmek için öyle alim veya süper zekaya sahip birisi olmak ta gerekmiyor.

    Bir süre sonra işaret ettiğim o cehalet denizinde bu kez her iki tarafta bilinçsizce kulaç atmaya başlıyor. Doğaldır ki işverenin kulaç alanı işçininkinden daha fazla oranda kıta sahanlığı oluşturmasını da beraberinde getiriyor da bunu söylemeye bilmem gerek var mı bakın işte bunu bilemiyorum. Artık sabrımın sınırları köprüden önce son çıkış noktasını da geçtiği için bu tür adamları çekemez hale geldim. Ağzımın bir kenarında bu tür kişiler için sakladığım cevabı alınlarının orta yerine yapıştırmak ise en büyük zevkim oldu desem sanırım ilgili durumu abartmamış olurum. Aslında abartsam da ne farkedecek ki adamlar zaten anlattıklarımın bir tek kelimesini bile anlamadıklarını yüzüme anlamsız ve eblek bir şekilde baktıklarında anlıyorum.

    Sanatın üretimle en sıkı ilişkisinin olduğu bir alanda üstelik  adına reklam ajansı veya benzeri bir konumdaki yerin sahibi olma cüretkarlığında karşıma çıkan bu şahısların aslında içerisinde bulundukları bu mesleki alanın hiç bir can alıcı temel prensibinden haberdar olmadıklarını gördükçe içimden suratlarına tükürmekten tutun da enselerine şaplağı vurup kendilerini kapının önüne koymaya varıncaya kadar nezaket kuralarına sığmayan pek çok davranış biçimi geçse de ben bu eblek suratlı şahıslara nazik davranmayı sürdürüp sadece kendilerine gösterdiğim bilgi ukalalığıyla yetinmeyi yeğliyorum. İşte tam da bu noktada Osman Hamdi Tanpınar üstadımızın " Kaplumbağa Terbiyecisi " tablosu aklıma geliyor ve kendimi gülmekten alı koyamıyorum.

- Kaplumbağa Terbiyecisi… Hah hah haaa.


    Bizim sonradan görme kültür fukarası işverenlerimizin son yıllarda oldukça bollaşmaya başladığı bu sektörde buna paralel olarak cehaleti kendinden menkul olan ve adına kısaca grafiker denilen türden kişiler de yağmur sonrası ormanda birden ve aniden türeyen mantarlar gibi çıkmaya başladılar. Genel kültür yoksunu, mesleki bilgi yoksulu bu vatandaşlar kör malın şaşı alıcısı olur durumuna uygun bir şeklin oluşmasına da zemin hazırlamış oldular. Yazdıklarımdan sakın bu tür kişilerin ortaya çıkmasının bazı aklı evvellerin iş bilmezliklerinin kamuflajı olarak ilgili bu durumu kendilerine ve etraflarındaki kişilere iş bulamamalarının gerekçesi olarak sunmalarının benim için de geçerli olduğu sunucuna varılmasın. Konuyu işi almak ya da almamak olarak değerlendirmiyorum. Önemli olan işin alınması değil. Bu noktada önemli olan tek bir şey var. Sektörün kalitesinin yerlerde sürünüyor hale gelmesi ve genel anlamda bilgisizliğin ve beceriksizliğin kötü örnek olarak referans alınır duruma gelmesi. İşin vahim ve artık içinden çıkılamaz hale gelmesine yol açan bu durumun bir an önce ortadan kaldırılması gerekiyor.

    Bu tür kişilerin kendilerince en büyük meziyet olarak gördükleri ise hangi programı ne düzeyde bildikleri üzerine saatlerce konuşmaları ve hatta bazı yerlerde yazmalarıdır. Yazılanları okuduğunuzda ise kimin hangi mantık düzeyinden hareketle hangi programın hangi noktasını ne şekilde kavradığına da tanık olursunuz. Kendisini PC kullanıcı olarak tanımlayan kişileri bir yere kadar anlayabiliyorum. Onlar zaten kayıp neslin çocukları olarak tarihteki yerlerini çoktan almışlardı. Yalnız kendisini Mac kullanıcısı olarak tanımlayan ve grafik sanatını bu bilgisayarı kullanarak sürdürdüğünü belirten kişilerin hangi akla hizmetle bu tür bir davranış içerisine girdiğini anlamakta zorlanmıyorum desem yalan olur. Çünkü ben Mac kullanıcısını kişileri başından bu yana ayrı bir yere koymayı kendime görev edinmiş birisi olarak son yıllarda oluşan bu türden saçmalıkların arttığını görüp anlamsız bakışlarıma anlam yüklemeye uğraşmaktan bıktım.

    Bazı kişilerin platformlar arası yakınlaşmadan söz etmesinin işi bu düzeye vardıracağını o an inanmak istemeyen bendeniz gelinen noktayı görünce kerametin Mac kullanmak olmadığını cehaletin bulaşıcı bir hastalık olarak her tür platformda kendisine yandaş bulacağını düşünmeliydim. Oysa ki şu an bile tüm iyi niyetimle Mac kullanıcısı olan kişilerin entelektüel olması ve zeka düzeylerinin diğerlerine oranla daha üst düzeyde gelişme göstermesi gerektiğine olan inancımı tüm iyi niyetimle koruduğumu düşünüyorum.

İster Mac isterse de PC kullanıcısı olsun kendisine grafik tasarımcı ünvanını layık gören bir kişinin öncelikle asgari bir genel kültür düzeyine sahip olması esastır. Zirveye oynadığı söylenen bir ülkenin en önemli sektöründe yer alan kişileri olarak bilgisizliğin hatta genel algılanabilir tanımlamasıyla cahilliğin meziyet sayıldığı, sanatsal bilginin program bilgisi yanında sözü geçmeyen gereksiz bir ayrıntı olduğu düşüncesine sahip kişilerce işgal ediliyor olması kadar saçma ve tuhaf bir durum olamaz. Genel amacın üretimi gerçekleştirilen ürünün sanatsal etkinlik ve bilgi düzeyinin mantıksal çerçevede sonuna kadar kullanılıp sağlıklı ve etkili çalışmaların ortaya çıkartılması olmalıdır. Tüm bunlar yapılmadığı takdirde cahil işverenin cühela grafikeri olmaktan başka işe yaramayan bir güruhun kendisini hangi mantıkla sanatçı olarak lanse edeceğini ve en önemlisi de buna kimlerin inanacağını sanırım artık merak etmenin zamanı geldi de geçiyor bile.

- Zirveye oynadığını düşünen grafik tasarımcıların sağlam bir tasarım bilgisine sahip olmaması nedeniyle bir süre sonra ayaklarının yerden kesilmesine ve ilgili bu durumun sonuçta ne yazık ki bu kişilerin kafa üstü çakılmasına yol açacağının akıllardan çıkmaması dileğiyle…

Saygılar...


22 Temmuz 2021 Perşembe

Cehenneme Giden Yol…

İçerisinde bulunduğumuz sektörün kurgusunu, mantığını ve en önemlisi de davranış biçimini kavrama noktasına erişememiş kişilerin sektöre ve sektörün sorunlarına çözüm üretmesi beklenemez. Geçmişte olduğu gibi bugün de dünyanın birçok ülkesinde bizler gibi grafik tasarım mesleğini sürdüren insanların çalışma tarzı ile bizlerin çalışma tarzı arasında taban tabana zıt bir çok noktanın bulunduğunu ve bu  durumun günümüzde de tüm hızıyla sürdüğünü belirtmeye sanırım gerek yok. Çünkü görünen köy minaresiyle, meydandaki kahvesiyle ve çeşmesinin yalağıyla ortada. Bilinen gerçekleri görmezden gelip kendimizi ortaya atıp herşeyi bizlerin daha iyi ve doğru yaptığını söylemek ise en çok becerdiğimizi sandığımız bir davranış biçimidir.

    Teknolojinin gelişmesinin grafik tasarımcıyı da geliştirdiği gerçeği gözden kaçırılamaz bir şekilde ortada dururken bizler hala içerisinde bulunduğumuz sarmalın bize yüklediği çekincelerimizin esiri olmaya ve çalışma tarzımızın yanlışlıklarını düzeltmek, yeniden düzenlemek yerine, yanlışlarımızı katmerleştirmeye devam ediyoruz. Yurtdışı bağlantılı çalıştığım dönemde gerçekleri daha yakından görmüş olmama ve düzeltmek için o tarihten başlayarak bir çok kez pek çok yerde bu noktada yazılar yazmama karşın kıllarını bile kımıldatmayı kendilerine çok gören sektör çalışanlarının şu an içerisinde bulundukları durumu gördüğüm zaman bile kendilerine,

- Aferin size, sonunda olacağı buydu..!

    demek gelmiyor. Gerek sahip olduğum düşünce yapısı olsun, gerekse de insanları uyarmak, bilgim çerçevesinde doğrulara işaret etmek olsun, en önemlisi de önümüzdeki süreçte gerçekleşecek olan pek çok yeniliği önceden olduğu gibi öngörebilme çabası olsun pek çok noktada gerçekleştirilenlerin bizlere daha çok yararlı olması noktasında elimden gelen çabayı gösterip uyarı görevimi yerine getirmeye çalıştığımı düşünüyorum. Gerçekleri görenlerle, hayaller aleminde kulaç atanların aynı sona erişemeyecekleri gün gibi ortadayken hala bazı kişilerin kendilerini sektörün önde giden kişisi, arkadan ittirilen kibirlisi olarak lanse etmeleri ise işin traji komik yanıdır.

    Sektörün içerisine düştüğü her bunalım döneminde ortaya çıkıp çevremde bulunan kişilerle gelinen noktanın tahlilini yapmayı ve önümüzdeki süreçte ortaya çıkan bakış açısı ve buna bağlı çalışma yöntemlerinin neler olması gerektiği üzerine yaptığımız toplantılarda sürekli gelişimin bizleri zorlaması gerektiğini, sektörün açmazlarının donanım ve yazılım olarak ikiye ayrılmaya başladığını ve kişilerin kendilerini bu yönde geliştirmedikleri sürece karşılarına çıkan her zorlukta havlu atmak zorunda kalacaklarını ortaya atan kişilerden birisi olarak bugün gelinen bu noktayı bundan 15 yıl önce öngörülerimizi kullanarak yaptığımızı bugün gibi hatırlıyorum.

    Grafik tasarımcının kişisel kültür düzeyinin sürekli yenilenmesi gerektiğini ve aynı zamanda donanımsal ve yazılımsal gelişmelerden uzak kalmamasını yine o toplantılarda ortaya atmıştım. O dönem çevremdeki pek çok kişi buna gülüp geçmiş hatta benim bu düşüncelerimi " ti " ye alan konuşmalar yapmışlardı. Aşırı şüpheci ve kuşkucu olduğumu, sektöre karamsar bir bakış açısı ile yaklaştığımı belirten o arkadaşların pek çoğu bugün bana dert yanar duruma geldiler.

    Grafik tasarımcının her şeyden önce elit bir kişilik yapısına sahip olması, kültürel ve sanatsal bakış açısını her dönem canlı tutması, çalışma yöntemlerini ve becerilerini sürekli geliştirme yönünde yaşamsal kararlar alması gerektiğini savunan kişi olarak şu an ortaya çıkan günümüz şartlarını belirttiğim o dönem gelinecek noktayı iyi tahlil etmenin yanında aynı zamanda kişisel kaygılarımın da öne çıkmasının somut bir ifadesidir.

    Sektörün kapasitesi ortadayken ve sektöre eleman yetiştiren okulların sayısı, bu okullardan mezun olan ve kendilerine grafik tasarımcı ünvanını yakıştıran kişilerin sayısı bir süredir değişmezken ortaya bir de grafik tasarımcı yetiştirdiğini söyleyen ve aslında program bilgisi vermenin ötesinde temel sanat eğitimini kişilerin inisiyatifi çerçevesinde yüzeysel olarak aktaran kurumların birden mantar gibi çoğalması ile birlikte sektör başıboş grafik tasarımcıların meydanda cirit attığı, atılan ciritin kime isabet edeceğinin ve en önemlisi de ne tür bir hasar vereceğinin bilinemediği bir duruma gelmeye başladı.

    Tüm bunlara toplum olarak sanatsal bakış açımızın oldukça yetersiz olmasını da eklediğimizde ortaya çıkan sektörel elemanın çevresel etkileşimlerin dışında kayda değer bir düşünce yoğunluğunun olmamasını beraberinde getirmiştir. Genel kültür düzeyi oldukça düşük, kişisel gelişimini sağlamak yerine kendisini bir yerlere dayamayı kolaycı bir yaklaşım olarak gören, bilgi hazinesini geliştirmek yerine hazırcı bir yaklaşım sürdüren, okuyarak, inceleyerek ve araştırarak öğrenmek yerine başkalarının ağzına bakıp onların anlattığı hikayeleri gerçek sanan insanların sektörü doldurması kalitenin düşmesine, becerinin gözardı edilmesine, sanatsal bakış açısının yerlerde sürünmesine neden olmaktadır.

    Bir grafik tasarımcı düşünün ki,

- Kitap okumaz, ( Okuyanların ne tür kitaplar okuduğunu da artık siz düşünün )
- Tiyatroya gitmez, ( Boş zamanlarında gittiği mahalle kahvesindeki masalar arası atışmayı tuluattan saymıyoruz )
- Sinemaya gitmez, ( İçi boş üçüncü sınıf Hollywood filmlerini sanattan saymıyoruz )
- Fotoğraf sergisine gitmez, ( Baktığı fotoğrafa resim tanımlaması yapanları konumuza dahil etmiyoruz. )
- Resim sergisini gezmez, ( Cep telefonuyla çektiği fotoğrafları sanat harikası sanan kişileri dikkate almıyoruz. )
- Heykel sergisini gezmez, ( Eskaza gittiği mahalle kermesinde gördüğü bibloları ve ikonaları heykel sananlara gülüp geçiyoruz. )
- Gravür, Hat ve Ebru sanatı sergilerine gitmez, ( Ebru sanatının aslında bize İtalyanlardan geldiğini ve öyle abartıldığı kadar bir sanatsal çalışma olmadığını bilmeyenleri bilgiye davet ediyoruz. )
- Çizgi roman ve karikatür kitaplarının yanından bile geçmez…

    tüm bu sanatsal çalışmaların uzağından bile geçmeyi kendisi için eziyet gören bir grafik tasarımcının sektör içerisinde olduğunu ve bu tür kişilerin son yıllarda olması gerektiğinden çok daha fazla sayılara ulaştığını düşünün. Ortaya sizce sanatsal açıdan ne gibi sonuçlar çıkar..? Karar ve yorum sizin.

    Bence ortaya çıkmış bu durum oldukça kötü. Bununla birlikte kişisel veya sektörel olarak karamsar olmamak gerekir. Ortaya çıkan tablonun olumsuz olması kimseyi yıldırmasın. Her toplum bu ve buna benzer kötü dönemlerden geçmiştir. Hatta bundan sonraki süreçte de geçecektir. Fakat bizim kadar karmaşık ve rotası bilinmeyen bir durumda olmamıştır. Bu durumun en büyük nedeni içerisinde bulunduğumuz sektörün sınırlarının ve tanımlamalarının şu an bile doğru bir şekilde yapılmamış olmasıdır.

    Bugün sektörde hizmet sunan veya sunduğunu sanan kişiler bakın kaç tür tanımlamaya tabi tutuluyor.

1- Grafiker,
2- Grafik Tasarımcı,
3- Tasarımcı Grafiker,


    İsterseniz sizin yerinize bu tanımlamalara kısaca açıklık getireyim.

1- Grafiker kimdir veya nedir..?

    Ülkemizin ilk grafik tasarımcılarından birisi olan İhap Hulusi Görey üstadımızın bile İngiltere'de eğitim gördüğü gerçeği ortada dururken bizim tutup tüm bu ve benzeri tanımlamaları ürettiğimizi söylememiz koskoca bir yalandır. Durum böyle olunca da adına Grafiker denen tanımlamanın da ne zaman ve nerede ortaya çıktığı gerçeğini araştırmamız gerekir. Üniversitelerimizin bir çoğunun Alman ekolüne bağlı olduğu gerçeğini de görmezden gelemeyiz. İşte size bir alman ekolü tanımlaması. Grafiker tanımlaması almanya da sektör içerisinde yer alan ama bakın bu çok önemli tekniker düzeyde, sanatsal ve artistik özelliğinden çok teknik yönün ön planda olduğu kişiler için belirtilen bir tanımlamadır.

    Almancası " Graphiker " olan bu sektörel tanımlama bize kelime anlamıyla neredeyse birebir geçmiş olmasına karşın içerik olarak karşılığını bulamamıştır. Oysa ki Almanya'da şu an bizim yaptığımız işin artistik ve sanatsal tanımlaması bu değildir. Almanya'da bu tanımlamayı karşılayan şu sözcük kullanılmaktadır. Graphikerin designer… İyi de tekniker düzeyindeki bu tanımlamayı sanatsal düzeyde bir ünvanla eş değerde kullanılmasını ortaya atan kim ya da kimlerdir..? Zaten ben de yıllardır o kişi ya da kişileri arıyorum. Eskaza bir yakalarsam çok kötü yapıcam bilsinler…

2- Grafik Tasarımcı kimdir veya nedir..?

    Osmanlı döneminin sonunda özellikle 1800'lü yıllardan sonra ülkemiz topraklarında emtia satışı yapan yabancıların sattığı malların tanıtımını yapmak amaçlı olarak kendi ülkelerinde çıkan gazetelere verdikleri ilanların ülkemizde yayın hayatını sürdüren gazetelere de verilmesi amaçlı başlatılan çalışmalarda tasarlayıcı ve yaratıcı niteliği olan kişilerin ilan ve benzeri tanıtım materyallerini hazırlamalarının artan bir istekle çoğalması sonrasında bizim de adına Grafik Tasarımcı dediğimiz sektörel elemanlar ortaya çıkmaya ve palazlanmaya başladı.

    Aslında bu tanım direkt olarak ingilizceden aktarılmıştır. Orijinali " Graphic Designer " olan bu tanımlama türk diline çevrilerek " Grafik Tasarımcı " olarak toplumda yerini buldu. Aradan geçen uzun yıllarda sektör kendi yağıyla kavrulurken özellikle 1980 yılından sonra dünyanın da pazarlanacak mal ve emtia üretiminin artması ürün bazında çeşitliliğin çoğalması, pazarlamada rekabet gibi unsurların ön plana çıkmasıyla, ülkemizdeki reklam ajanslarının bu gelişimden paylarını almaya başlamalarıyla birlikte sistem büyük bir ivme kaydetti. Reklam ajanslarının tasarım atölyelerindeki ünvan sıralamasının giriş düzeyi olan bu tanımlama da sektördeki yerini gerektiği şekliyle almaya başladı.

    Şimdi bu yazdıklarımdan ne anlaşılmalı..?

a- Ünvanı giriş düzeyinde de olsa grafik tasarımcı olan kişi birinci olarak yurtdışındaki benzerleri gibi bir akademik eğitim almış olmalı.
b- Bu tanımlamanın kendisine verildiği bir reklam ajansında ekip çalışması içerisinde yer alabilecek bir temel tasarım bilgisine sahip olmalı.
c- Kendisi ile aynı dili konuşan, anlatıldığında anlayabilen, sorulduğunda doğru tanımlamaları yerli yerinde kullanabilen, işaret edildiğinde belirlenen hedefe yönelebilen bir eğitim düzeyine sahip, gelişkin bir bakış açısı olan, önündeki süreçte basamakları tırmanma azmini koruyan, akıllı, uslu bir kişilik olmalı.
d- Sanatsal ve artistik bilgi düzeyini her geçen gün bir o kadar artırabilme becerisini araştırmacı kişiliği ile bütünleştirmiş, önündeki yılları sektörüne ve hizmet sunduğu diğer sektörlere de yansıtabilme becerisini gösterebilecek, sahip olduğu ünvanın gereklerini yerine getirebilecek bir niteliğinin olmalı.

    Bunun yanında kendisinden sektörel olarak daha deneyimli ve çalışma yıllarını bu sektöre adamış, yükselme aşamalarını sırasıyla tamamlamış (Jr. art director, art director ve sr. art director) olan diğer kişileri kendisine örnek alıp onların gittiği yolda yürümeye azimli olması bizim adına grafik tasarımcı dediğimiz ve sanatsal yönünün ön planda olduğu fakat bunun yanında katkıda bulunduğu çalışmanın kendisinden sonra işin teknik yönüyle ilgilenecek olan kişileri yönlendirme noktasında da giriş aşamasında bir bilgi düzeyine sahip olması istenilen ama zorla yaptırılmayan bir durumdur.

    Süreç içerisinde adına deneyim denen olguyu grafik tasarımcı yaşayarak kazanacaktır. Buraya kadar anlatılandan anlaşılması gereken ise, adına grafik tasarımcı denen kişinin birincil görevinin teknik değil sanatsal çalışma olduğudur. İşin teknik yönüyle ilgili olarak edineceği bilgi ise onun hazinesine katacağı artı bilgi olacaktır. Bu anlamda öncelikler sonralıklar sıralamasında işin sanatsal yönüyle birebir ilgili ama teknik yönüyle ilgisi ikincil plandadır. Bilmesi gerekir mi evet, bilmezse ne olur..? Hata yapma riski artar. Bunun yanında grafik tasarımcı bir prepress elemanı değildir.

3- Tasarımcı Grafiker kimdir veya nedir..?

    İşte bu tam bir muamma. Bu tanımlama özellikle 2001 yılında ortaya çıkan ekonomik kriz sonrasında reklam ajanslarında veya o dönem matbaaların grafik bölümlerinde düşük ücrete çok iş mantığıyla ve kendisini bu işin üstadı sanan bir takım gerzeklerin sektöre kazandırdığı abuk subuk bir tanımlamadır. Tersyüz edilmiş bir tanımlama kişiyi çok işi az paraya yapan bir amele şekline dönüştürmekten başka bir işe yaramaz. Tümüyle kriz dönemine özgü üç kağıtçı işverenlerin kendi kazanç hanelerinden taviz vermek istememelerin sonucu ortaya atılmış, aslında sektör içerisinde o dönem görev yapan ve reklam ajanslarının kemer sıkma politikaları gereği işten çıkartılan kişilerin de desteklediği ve bugüne gelindiğinde ise bu saçmalığın her nedense hala devam ettiği görülmektedir.

    Aslında bu tür bir tanımlama olmaz. Bu tümüyle uydurukçuluğun tavan yaptığı sektörümüzün dönüşüm anına işaret eden ve ucuzculuğun miladının başlama anıdır. Bu tanımlamayla birlikte artık hiç bir şey eskisi gibi olmamaya çalışanların ücretlerinin başaşağı gitmesinin de zemininin hazırlandığına işaret eden olumsuz bir durumdur. Bugün yaşanan rezilliğin de başlangıcıdır. İlerleyen yıllarda durum bununla da sınırlı kalmayıp bir de üzerine 2 ayda grafiker yetiştiriyoruz edasıyla ortaya çıkan kursların eklenmesi bardağı taşıran son damla oldu. Sanatsal bakış açısından yoksun, sahip oldukları başlangıç düzeyinde bilgi ile ellerine geçirdikleri üç otuz paralık pc bilgisayarlarla sektöre bodoslama dalan şahıslar hazırladıklarını sandıkları çalışmalarla içerisinde bulundukları sektörün de hizmet ettikleri diğer sektörlerin de deyim yerindeyse içine etmeye başladılar.

- Durum neymiş..?

    Aslında tasarımcı grafiker diye bir tanımlama yokmuş. Peki bu tanımlamayı kim ya da kimler uydurmuş..? Önceki satırlardaki sözlerim bunlar için de geçerlidir. Fakat bunu uyduranı veya uyduranları elime geçirdiğimde eşek sudan gelinceye kadar dövücem bu biline…

    Temel tasarım ilkelerinin tümüyle gözardı edildiği, bilginin, eğitimin, sanatsal bakış açısının yok sayıldığı bir sektörden sağlıklı tasarımların çıkmasını beklemek insanın amuda kalkıp koşmasını beklemekle eşdeğerdedir. Faydacı ve çıkarcı düşünce tarzına sahip işverenlerin son yıllarda gerek reklam ajanslarını gerekse de matbaaları doldurduğu bu sektörde ( ki matbaalarda tasarım yapılması kadar saçma bir durum olamaz ) yaratıcı tasarımların ortaya çıkmasını beklemek ve bu tasarımları üreten bizlerin gereken saygınlık düzeyine erişmesini ve bununla birlikte ekonomik anlamda kazançlarımızın artacağını ummak hayalciliktir. Her geçen gün geriye giden bu sektörün bu duruma gelmesinde işverenlerin yanında çalışanların da payı büyüktür.

    Çuvaldızı başkalarına batırırken en azından iğneyi de kendimize batırmamız gerekiyor. Sektöre eleman yetiştiren üniversitelerin değişime ve gelişime ayak uydurmakta geç kalmaları ve ortada bulunan boşluğu grafiker yetiştiriyorum ilanları ile kapatmaya çalışan aklı sıra uyanık girişimci kursları ve bunun yanında reklam ajanslarında dikiş tutturamayan ve kendilerine art direktör tanımlaması yakıştırıp piyasada kasım kasım dolaşmaya başlayan kişilerin matbaa sahipleriyle kolkola girip işin içerisine etme süreçlerinin geldiği nokta işte tam da budur. Tüm bu olumsuzluklara işaret etmenin yanında şimdi gelelim çözüm noktasına.

    Sektör artık içerisinden çıkılamaz bir karmaşanın batağına gömülmüşken bu durumu o bataktan kurtarmak artık epey zor görünse de bu durumun düzelmeyeceği, taşların olması gereken yere oturmayacağı anlamına gelmez. Öncelikle ilk görev devlete düşmektedir. Devlet içerisinde bulunduğumuz sektörün sınırlarını bir an önce çizmelidir. Bununla birlikte sektörde hizmet sunan grafik tasarımcıların mutlaka akademik eğitimden geçmiş olmaları gerekmektedir. Sektöre son sürat grafiker yetiştirdiğini iddia eden kursların kapanması gerekir. Onlar için üzgünüm.

    Grafik tasarımcı kursta değil okulda yetişir. Bir yanda 4 yıl üniversitede dirsek çürüten bir kişi diğer yanda kısa yoldan grafiker olduğunu sanan diğer kişi. Olmuyor beyler, bu şekilde olamaz da. Tekniker olarak belki ama grafik tasarımcı olarak kesinlikle olmaz. Bir sonraki aşama ise matbaaların grafik tasarım bölümlerinin kapatılması. Bu iş matbaaların ve matbaacı bakış açısının altından ne yazık ki kalkamayacağı bir durumdur. Anlayış, bakış açısı, yaklaşım biçimi ve en önemlisi de kültür düzeyi yetmeyen kişilerin salt direkt müşteri kapmak ve daha çok kazanç payı sağlamak adına daldıkları bu alanda şu an gelinen noktada herşeyi ellerine yüzlerine bulaştırmış durumdalar.

    Sektör şu an can çekişmenin son sınırını geçmiş durumda. Herkesin birbirinden iş kapmak için fiyatları yerlerde sürünür hale getirdiği bu ortam sağlıksız, kalitesiz, basit ve taklitçi çalışmaların paçavra noktasına eriştiği bir duruma çoktan geldi. Bu duruma bir an önce el atılıp düzeltilmesi gerekiyor. Yoksa yakın bir zaman sonra sektör kendiliğinden çökecek kimsenin haberi yok. Eğer istenen buysa az kaldı. Hep birlikte bekleyelim ve görelim.

- Cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle döşenmeye devam ediyor. Yol bittiğinde ne olacağını hep birlikte göreceğiz.

Saygılar...